Joined April 2011
Ender Helvacıoğlu retweeted
Yusuf Tekin'i protesto ettiği için tutuklanan Nehir yoldaşımızın annesi, emekli öğretmen Zübeyde Duran Dizdar eylemde konuştu: "Nehir eğer halkının cebinden çalarak, milyonları kendi cebine indirdiği için tutuklansaydı yerin dibine geçerdim! Fakat Nehir geleceğine, memleketine sahip çıkmıştır. Onunla gurur duyuyorum!"
56
740
20
3,748
41,005
Ender Helvacıoğlu retweeted
Kızımla gurur duyuyorum:
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i protesto amacıyla pankart asan iki öğrenci, dün tutuklandı 🔴 GSÜ öğrencileri, Nehir Dizdar ve Nevin Tekin’in tutuklanmasına neden olan pankartı kampüse astı birgun.net/haber/gsu-ogrenci…
219
2,093
50
17,719
279,064
Yeni köşe yazım: “Büyük halk hareketleri: 21. yüzyıl devrim modeli için laboratuvar”. Bugün Avrupa’da patlayan kitle hareketleri, Çin’de yaşanan pratikler daha kapsamlı bir devrim ve sosyalizm kuramının yolunu da döşüyor. BÜYÜK HALK HAREKETLERİ: 21. YÜZYIL DEVRİM MODELİ İÇİN LABORATUVAR Başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinde coşku veren, umut aşılayan geniş kitle hareketleri yaşanıyor. Son 20-25 yılda dünyanın çeşitli ülkelerinde benzer hareketler görüldü. Bilindiği gibi en geniş ve uzun soluklu olanlarından biri de ülkemizdeki 2013 Haziran Direnişiydi. Bütün bu hareketlerin ortaya çıktıkları coğrafyadan kaynaklanan özgünlükleri vardı. Kimilerine gençler (lise ve üniversite öğrencileri), kimilerine işsiz kent yoksulları, kimilerine emekçiler ve işçi sınıfları damga vurdu. Fakat hepsinin ortak noktaları, hükümetlerin neo-liberal politikalarına isyan ve kaybedilmiş hakların yeniden kazanılması talepleriydi. Özellikle gençler ellerinden alınmış geleceklerini kazanmak için mücadeleye giriştiler, girişiyorlar. Bu hareketlerin hepsi ciddi politik kazanımlar elde edemeden -bir sonraki harekette buluşmak üzere- sönümlendiler. Bazıların sonucunda hükümetler devrilmesine veya yönetimde istifalar yaşanmasına karşın, hareket sonrasında oluşan yeni yönetimler kitlelerin taleplerini karşılamaktan çok uzaktı. Bugün Avrupa’da yaşanan kitle hareketlerinin de benzer biçimde sonuçlanması büyük olasılık. Arnavutluk’ta hükümet devrilebilir, bazı ülkelerde yönetim içi istifalar görülebilir veya mevcut hükümetler (örneğin Fransa’da) yapılacak ilk seçimlerde iktidarı kaybedebilirler. Ama bu hareketleri yaratan asıl çelişkinin (küresel burjuvazi ile -neredeyse- insanlık arasındaki çelişki) emekçiler ve insanlık lehine çözümüne yaklaşabilecek politik atılımların şimdilik uzağındayız. Bu durumu biz Haziran Direnişi sonrasında net olarak yaşadık. Henüz uzağındayız ama yakınlaşmanın tek yolu da bu tür hareketlerin verdiği dersler, yarattığı birikim ve gösterdiği yönden çıkarılacak politik analizdir. Modernite sürecinin büyük devrim momentlerinin gerisinde bunlar gibi büyük kitle hareketlerinin yarattığı birikim vardır. Devrimler aniden oluyormuş gibi gözükür ama aslında on yıllara hatta yüzyıllara yayılan evrimin ürünüdürler. Dolayısıyla bu hareketlerin tahlili, eksiklerinin saptanması, gösterdiği yönün kavranması devrimciler için elzemdir. *** Hareketlere geçmiş deneyimlerin ışığında baktığımızda birbirine bağlı iki önemli eksiklik göze çarpıyor: 1) Kuram (dünya görüşü, büyük anlatı) eksikliği, 2) Politik öncü eksikliği. Önce bir parantez açıp şu noktayı açıklığa kavuşturalım. Bizde “politik öncülük” denildiğinde genelde “pratik öncülük”, “eylem öncülüğü” anlaşılır. Oysa pratik öncülük, politik öncülüğün boyutlarından sadece biridir; belirleyici olanı da değildir. Ne demek istediğimi şöyle bir örnek ile açıklayayım: Saraçhane mitinginde, hareketin kilidini açan İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin polis barikatını yıktığı eyleme herhangi bir sosyalist grup önderlik etmiş olabilir, ama hareketin politik önderliği İmamoğlu-Özel ekibindeydi. Politik önderlik için eylem önderliği yetse idi, zaten bütün bu hareketlerde politik öncülük eksikliğinden söz etmezdik. Çünkü hareketler pratik önderlikten yoksun değildir. Kimilerine güçlü ve köklü sendikalar, kimilerine gençlik örgütleri, çeşitli platformlar vb. önderlik ediyor. Ama bütün bunlar politik öncülük anlamına gelmiyor. Çünkü politik öncülük, gerçekçi bir gelecek tasarımına sahip olma ve somut eylem ile bu gelecek tasarımını ustalıkla sentezleyebilme becerisidir. Henüz bu tür odaklar oluşmuş değil. İkincisi politik öncülük, hareket içindeki söz konusu tasarıma sahip çıkacak ve maddi gücü olacak önder bir kesime (sınıfa) komuta etmek demektir ki, bu da henüz oluşmuş değil. Bütün bunlar birer zaaf değil; sosyolojik olgular. Hiçbir büyük kitlesel hareket, başlangıcında böyle dört başı mamur bir biçimde (geleceğe ilişkin kuram, önder sınıf, politik öncü) ortaya çıkmaz. Bunlar hareketin evrimi sürecinde oluşur. Denilebilir ki, elimizde bilimsel sosyalist kuram (Marksizm) var, bu kuramı rehber edinmiş sosyalist/komünist partiler var, hareketler içinde emekçi sınıflar da var. Neden böyle eksikliklerden söz ediyorsun? Bence henüz bunların hepsi tam anlamıyla yok. Bilimsel sosyalist devrim ve sosyalizm kuramı bir dogma değil. Değişen koşullara göre kendini yeniler, yeni olguların ve pratiklerin tahliliyle daha kapsamlı sentezlere ulaşır. Sosyalist teorinin gelişiminin esas dinamiği mevcut Marksist literatür değil, pratiktir. 19. yüzyıl sosyalizminin bir devrim modelinden söz edebiliriz. Marx ve Engels tarafından, esas olarak kapitalist Batı Avrupa toplumlarının ve emekçi hareketlerinin tahliliyle oluşan bu modele göre sosyalist devrim en gelişmiş kapitalist ülkelerde ve Avrupa çapında gerçekleşecekti. Bu kuram 1848 devrimleri ve Paris Komünü ile bir ölçüde doğrulandı da. Ama 20. yüzyılda bambaşka bir dünya oluştu. 19. yüzyıl Avrupa’sına özgü kuram yeni koşulları açıklamakta yetersizdi; hatta yer yer ayak bağı bile oldu. 20. yüzyıl devrim ve sosyalizm modeli, esas olarak Sovyet ve Çin devrimlerinin pratiği içinde oluştu ve çok daha kapsamlı (sadece Avrupalı değil Dünyalı) bir kuram haline geldi. 20. yüzyıl devrim ve sosyalizm modellerinin de günümüz dünyasını açıklamakta yetersiz kaldığının bilincine varmalıyız. Farklı bir dünyada yaşıyoruz; üretim ilişkileri de emekçi sınıfların yapısı da 50-100 yıl öncesinden çok farklı. Henüz bir 21. yüzyıl devrim ve sosyalizm modeli oluşturmanın uzağında insanlık. Ama insanlığın pratiği, zaman zaman insanı karamsarlığa düşürecek kadar yavaş, zaman zaman da -bugün olduğu gibi- insanı coşturacak kadar hızlanarak devam ediyor. Bugün Avrupa’da patlayan kitle hareketleri, Çin’de yaşanan pratikler daha kapsamlı bir devrim ve sosyalizm kuramının yolunu da döşüyor. Eminim bu kervana yakın zamanda Türkiye ve Latin Amerika halkları da katılacaktır. Hindistan’da zaten çok değerli bir pratik yeşerdi ve gelişiyor. Dünya çapındaki göç hareketlerini de göz ardı etmeyelim. Günümüz halk ve emekçi hareketlerine, sosyalizan pratiklere 19. veya 20. yüzyıl dogmalarıyla bakarsak, kendimizi sadece hareket içinde bilindik simgeleri bulmaya koşullandırırsak (kızıl bayrak salladılar, Enternasyonal’i söylediler vb.) yanılırız. Yarattıkları cevheri, yani 21. yüzyıl kuramı için sundukları ipuçlarını değerlendiremeyiz. Asıl coşku kaynağı eski simgeler değil, yeni ipuçları. NOT 1: Bilim ve Gelecek’in çıkacak olan Kasım sayısının kapak dosyasında (Özcan Buze imzalı makalede), Çin’de “Yapay Zekâ Marksizmi” diye adlandırılan yeni bir akademik tartışma alanının filizlendiği bilgisi var. Çinli akademisyenler, robotların ve yapay zekânın ürettiği değerin kime ait olduğunu, artı-değer ve sömürü kavramlarının bu yeni koşullarda nasıl yeniden tanımlanması gerektiğini soruyorlarmış. Bu sadece akademik ortamlarda tartışılan bir kavram da değil; yapay zekâ kaynaklı bazı uygulamaların mahkemeye düşmesi bu tartışmaya zemin hazırlamış. İzlemekte, tartışmakta ve sorgulamakta fayda var. NOT 2: Avrupa’daki büyük halk hareketlerinden “Avrupa sınıf mücadelelerinin merkezidir” sonucunu çıkarmak bence çok hatalı. Bırakalım 21. yüzyılı, 20. yüzyıl pratiklerini bile ıskalayan bir önerme. Sanırım hareketlerin yarattığı coşkudan kaynaklanan bir yanılsama. bilimvegelecek.com.tr/index.…
9
31
1,220
Gazeteciler, basın emekçileri, sansüre, baskılara, tutuklamalara karşı eylemde.
3
25
556
Ay bitmeden ve dergi kitapçılarda tükenmeden...
5
12
519
Ender Helvacıoğlu retweeted
Fransa'da dün yaşanan büyük çaplı eylemleri anlamak isterseniz konuyu derli toplu anlatan bir video çevirdim. Hugodécrypte haber mecrasının haberi eylemlerin bağlamını, olan biteni ve siyasilerin duruşunu özetle açıklıyor. Eğer @akademi_FR'de bizimle birlikte Fransızcaya ilk adımınızı atmak, Fransa gündemini yakından takip etmek, Fransız edebiyatı ve felsefesine aşina olmak isterseniz linki aşağıdaki paylaşıma bırakıyorum.
7
110
1
555
31,209
Bahadır Özgür ve Murat Ağırel bu ülkenin önde gelen gazetecileri. Halkın, hepimizin doğru haber kaynakları. Derhal serbest bırakın.
7
61
995
Yeni köşe yazım: “Bu yazıda yapay zekâ desteği alınmamıştır”. Tartışacağımız mesele, imzalı metinlerde, makalelerde, tezlerde YZ katkısının ne tür üslup ve etik sorunlar çıkarabileceği üzerine. BU YAZIDA YAPAY ZEKÂ DESTEĞİ ALINMAMIŞTIR Fazla iddiamın olmadığı bir konuda yazacağım. Amacım bir sorunsalı ortaya koymak, fikir almak, biraz da dertleşmek. Bilim ve Gelecek’in Ekim sayısının kapağı “Matematikte yapay zekâ depremi” başlığını taşıyor. Matematikçi Ali Törün’ün makalesi konuyla ilgili olanların bildiği bir olaydan yola çıkıyor. Eylül ayı içinde bir YZ şirketi olan OpenAI, Clay Matematik Enstitüsü tarafından 2000 yılında derlenen listedeki yedi Milenyum Probleminden biri olan Navier-Stokes problemini çözdüğünü ilan etti. OpenAI, yaklaşık 10.000 YZ ajanı tarafından 88 saat süren bir çalışma ile bu sonucun alındığını açıkladı. Çözüm doğrulanırsa bu, YZ’nin matematikte gerçekten büyük bir açık problemi ilk kez çözdüğü anlamına gelecek. Fakat Open AI’ın duyurusu çözümün kime ait olduğu konusunda şiddetli bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Çünkü, biri OpenAI’nın en büyük rakiplerinden olan Anthropic’te çalışan iki matematikçi, yine YZ araçlarını kullanarak problemin çözümüne oldukça yaklaşmışlardı. İki matematikçi OpenAI’nın çalışmalarına ulaştığını, yani YZ’nin bir tür intihal yaptığını iddia ettiler. Tartışma böyle başladı; ama bu, sorunun küçük ve teknik bir boyutu. Asıl tartışma matematik etkinliğinin ne olduğu, YZ’nin ise ne yaptığı üzerine yoğunlaşıyor. Bu arada 400’ü aşkın matematikçinin, “bir insan uğraşı olan matematiği yapay zekânın tehdidine karşı koruma” amacıyla “İnsani Matematik Derneği” (AHM) adıyla bir dernek kurduklarını da belirtelim. Neyse, merak edenler dergiyi edinip daha geniş bilgi sahibi olabilirler. *** Tartışacağım sorun, yayıncıların (ve biliyorum, akademisyenlerin) kendilerine gelen imzalı metinlerde, makalelerde, tezlerde YZ katkısının ne oranda bulunduğu ve bunun etik olup olmadığı üzerine. Bu, tartışmalı ve -belki de eski kafalı olduğumdandır- beni rahatsız eden bir konu. Bilmiyorum fark ediyor musunuz, bazı sosyal medya paylaşımları, kurumsal açıklamalar, hatta bazı makaleler eskiye oranla çok daha didaktik, çok daha düzgün, noktalama işaretleri çok daha yerli yerinde olmaya başladı. Aynı kişilerin ve kurumların daha önce yazdıklarıyla karşılaştırdığınız zaman bu farklılık çarpıcı bir biçimde ortaya çıkıyor. Bu kişi ve kurumlar ya (özellikle dil kullanımı anlamında) entelektüel bir sıçrama yaptılar ya da YZ desteği alıyorlar. Bu noktada fazla bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Yazarlar editoryal bir destek alıyorlar demektir. Gerçi bizim meslek elden gider ama olsun; önemli olan yazıların daha düzgün ve anlaşılabilir olması. Fakat bir üslup kaybı yaşandığını ve yazıların birbirine benzemeye başladığını belirtmek isterim. Özellikle tanıdığım ve daha önceki ürünlerini bildiğim kişi ve kurumlarda bu değişimi çok daha net fark edebiliyorum. Editoryal destek iyi ama üslup kaybı tehlikesine dikkat etmek gerek. Bir yazarın üslubu sadece düşüncelerini ve duygularını kendine özgü anlatım biçimi değildir; onun kişiliğini, yaşam deneyimlerini ve entelektüel birikimini de yansıtır. Yazarın hangi alanlarda güçlü hangilerinde zayıf, entelektüel birikiminin nerelerde derin nerelerde sığ olduğu üslubundan da anlaşılabilir. Kendimden örnek vereyim: Yazılarımı okuyan bir kişi siyaset ve bilim alanında fena olmadığımı ama edebiyat ve sanat alanlarında çok sığ olduğumu -verdiğim örneklerden bile- kolayca anlayabilir. Dolayısıyla metnin hazırlanma sürecinde dilsel düzenleme, metin düzeltme ve içerik organizasyonu aşamalarında YZ’den yararlanılması abartılırsa kişinin kendine özgü üslubu kayba uğrayabilir. YZ’nin üslubu yazarın üslubuna baskın gelebilir ve böylece farklı kişilerin yazıları birbirine benzemeye başlar. YZ’den editoryal destek almakta ısrar eden arkadaşlar bu riski de göze alıyorlar demektir. *** Fakat iş editoryal desteği aşıp düşünsel destek düzeyine ulaştığında sorun daha da derinleşiyor ve etik meseleler işin içine giriyor. Kişinin (hatta daha soyut bir düzlemde insanın) düşünce ve bilgi üretim süreçlerine YZ girdisi etik sorunları da gündeme getiriyor. Örneğin o yazı kimin yazısıdır? İmzayı atanın mı? Yine kendimden örnek vereyim: Wang Hui adlı Çinli bir düşünür ve siyaset bilimci var. Türkçeye çevrilmiş bildiğim tek bir kitabı bulunuyor (“Çin’in Yirminci Yüzyılı”, İngilizceden çeviren: Ümit Şenesen, Yordam Kitap). Çok daha fazla eseri bulunduğunu, benim de çalıştığım modernite, 20. yüzyıl devrimleri vb. konularında yazdığını bildiğim için YZ’den Wang Hui’nin fikirlerini özetlemesini istedim. İstediğim genişlikte bilgi verdi. Wang Hui’nin fikirlerini Marx’ın, Mao Zedung’un, Deng Siao Ping’in, Samir Amin’in fikirleriyle karşılaştırmasını istedim. Onları da gayet güzel yaptı. Şimdi ben YZ’den elde ettiğim bütün bu bilgilerle dört başı mamur bir Wang Hui makalesi yazabilirim (makaleyi de YZ’ye yazdırabilirim ama o kadar da tembellik etmeyelim!). Şimdi bu yazı -eğer çoğu satırına YZ’nin katkısı olduğuna dair dipnot vermezsem- benim yazım mı olacak? Böyle bir yazı yazıp altına imza atmak etik bir sorun doğurmaz mı? Ortalıkta böyle birçok yazı dolaşıyor. Çoğunu “güzel bir yazı” deyip okuyoruz, paylaşıyoruz. Yazarını tanıdıklarımızı, ya “nasıl da kendini geliştirmiş” deyip takdir ediyoruz ya da “bu arkadaşın birikimi ve deneyimi bu makaleyi yazmaya yetmez” deyip şüphe duyuyoruz. Şimdi ben yukarıda bahsettiğim türden bir Wang Hui makalesi yazsam, demez misiniz ki, “Ender kardeşim, ne ara Wang Hui’nin bütün kitaplarını okudun, Çince mi öğrendin, hele onun fikirlerini diğerleriyle karşılaştıracak kadar hepsine vakıf mısın?” Bu konuda etik sorun nerede başlar, sınır nerededir, bildiğim kadarıyla henüz net kıstaslarımız yok, tartışılıyor. Ben, YZ’den düşünsel/entelektüel destek alıp -bunu belirtmeden- ortaya çıkan metnin altına imzasını atan yazarların emek sorununa yaklaşımlarında sıkıntılar olduğunu düşünenlerdenim. Yanlış anlaşılmasın, YZ’den her türlü destek alınabilir; böyle bir teknolojiden neden faydalanmayalım? Ama destek alındığını belirtmek, okura ilan etmek gerekir. Emeğe saygı ve insanın kendi kendisine saygısı bunu gerektirir. Biz Bilim ve Gelecek’te, metnin oluşmasındaki emek düzeylerini belirlemek için “yazan”, “derleyen”, “hazırlayan”, “çeviren”, “söyleşi yapan” gibi kategoriler tanımlarız. Sanırım YZ desteğine ilişkin bir kategori daha tanımlamamız gerekiyor. *** Kaldı ki mesele sadece etik de değil. Bilgi ve düşünce üretim süreçlerine ilişkin insan-YZ farkı bağlamında felsefi sorunlar da gündeme geliyor. YZ insanlar gibi düşünce ve bilgi üretmiyor; onun mekanizmaları farklı. Dolayısıyla düşünsel etkinliğimize YZ girdisi yaparken bu farkı dikkate almak durumundayız. Yoksa iki farklı üretim biçimi iç içe geçer ki, bu durum ortaya çıkan üründe sırıtacaktır. Yazının başında sözün ettiğim İnsani Matematik Derneği’nin (AHM) kuruluş manifestosunda şöyle bir saptama var: “Matematiksel ilerleme; yazma ve derinlemesine düşünme yoluyla geliştirilen insani uzmanlığı gerektirir. Dolayısıyla, matematiğin otomatik yollarla üretilmesi ve tüketilmesi, alanımızın entelektüel temellerini zayıflatmaktadır.” Ali Törün de makalesinde şu vurguları yapıyor: “Bir matematikçi problem çözmenin, ispat yapmanın çok daha fazlasını yapar. Matematikçiler araştırma sırasında yapıları tanırlar. Tanımlar, aksiyom ve teoremlerle hangi soyutlamaların yaratılmaya değer olduklarına karar verirler. Farklı yapılar arasındaki analojiyi keşfederek matematik yaparlar. Ayrıca, matematiksel estetik perspektifiyle hangi çözüm ve ispatların daha zarif olduğuna karar verirler. Tartışırlar, açıklarlar, öğretirler ve teoriler geliştirerek matematiksel kültürü yaratırlar. Matematikçiler araştırma sürecinde elde ettikleri sonuçları paylaşarak, yöntemlerini konferanslarda, seminerlerde açıklarlar. Öncelik mücadelesinden çok paylaşım merkezli bir çalışma yürütürler. YZ şirketleri tarafından yapılan problem çözümlerinde yukarıda özetlemeye çalıştığım süreçlerin hiçbiri gerçekleşmiyor, sadece problemlerin çözümünü açıklamakla elde edilecek prestij amaçlanıyor.” Matematiksel etkinlik konusundaki bu saptamalardan makale oluşturma süreci açısından da esinlenebiliriz. İnsan bir makaleyi yazarken, kendi deneyimlerimden, karşılaştığı sorunlardan yola çıkar. Her noktada kesin hükümlere varamayabilir; bazen sadece ortaya soru atmakla yetinir. Verdiği örnekler kendi deneyimlerinin ve düşünsel birikiminin ürünleridir. Kendi entelektüel birikiminin sınırları çerçevesinde çıkarımlarda bulunur. Yazım sürecindeki ruh hali bile makalenin içeriğine yansıyabilir. Yazıya son halini vermeden önce arkadaşlarıyla tartışır, onlardan fikir alır. Böylece ortaya “insanî” bir makale çıkar. Okuduğunuz makalenin konusunu ele alalım. YZ’ye “makale yazımında YZ desteği almak ne tür üslup ve etik sorunlar ortaya çıkarır?” diye bir soru sorup, gerekirse bu soruları detaylandırıp verilen yanıtlardan bir makale çıkarılabilir; hatta makale YZ’ye de yazdırılabilir. Sizce bu daha iyi bir yazı mı olurdu? Ben böyle bir yazının altına imzamı atmazdım; sadece etik bulmadığım için değil, beğenmeyeceğim için de… Çünkü çok genel olacak ve bizim özgül sorunlarımızı yansıtamayacaktır. Örneğin YZ’den Halk TV’ye kayyım atanmasını protesto eden bir metin yazmasını isteyelim (bazı kurum ve kişiler böyle şeyler yapıyor). Eğer “kayyım”ın ne olduğunu anlayabilmişse, en iyi ihtimalle bunun basın özgürlüğüne aykırı bir uygulama olduğunu söyleyecektir. Ama böyle bir protesto metni Türkiye’de yaşayan bir insanı güldürmez mi? Hani sanki ülkede basın özgürlüğü varmış da bu uygulama ona aykırı olmuş… Adamlar her türlü mafyatik yöntemi kullanarak bir diktatörlük kurmaya çalışıyorlar; nerede kaldı basın özgürlüğü! Ama hiçbir YZ böyle bir protesto metni yazmaz. Beğenmememin nedeni bu. Zamandan, mekândan, kişisel deneyimlerden ve birikimlerden, yani kişinin kültürel evriminden kopuk bir üslubu oluyor YZ destekli makalelerin, YZ’nin, doğası gereği… Bilgi edinme, o bilgiyi işleme, süzme, damıtma, eski bilgilerle karşılaştırma ve yeni sonuçlar elde etme, gerekirse bu sonuçları makale/kitap haline getirme süreci kişiseldir, kişiye özgüdür; kafa emeği dediğimiz şeydir. Aynı konuyu beş farklı kişiye yazdırsak, birbirinden oldukça farklı beş makale çıkacaktır. YZ’den düşünsel destek almak, bu farkları yani kişisel özgünlükleri törpüleyecektir. Emeğimizi daha rafine hale getirecek bir araç olarak kullanalım YZ’yi; ama emeğimizin yerine geçirmeyelim. Matematikçilerin vurguladığı gibi, hem alanın hem de kişinin entelektüel temelini zayıflatacaktır bu. NOT: Epey sistematik olduğunu düşündüğüm bir makalemi YZ’ye sordum, “Bu makalede YZ’den ne ölçüde yararlanılmıştır?” diye. “İnsan ürünü olduğu anlaşılıyor” dedi. “Mantık zincirlerinde boşluklar var” diye de ekledi ukala! Oysa biz o boşlukları bilerek bırakıyoruz; okur da bir emek versin, tamamlasın diye! bilimvegelecek.com.tr/index.…
7
21
1,411
Hayatımıza renk katan, güzelleştiren insanlardan biriydi. Güle güle Alpay. Güle güle gençliğimin zenginliği.
1
9
108
1,157
İktidar en ufak bir muhalif sesi dahi kısmaya çalışıyor. Son örnek Halk TV’ye yapılan saldırı. Bunlar kaybediyor olmanın, kaybetme korkusunun göstergeleri. Ama böyle iktidarlar kendi kendine gitmez, güçlü bir şamar gerekir.
3
1
35
973
Yeni köşe yazım: “Saray rejiminden kurtulmak için…”. Mesele, kitlesel toplumsal hareketlere hazırlıklı olan ve gerçekleştiğinde bu harekete politik önderlik yapabilecek bir örgütün yaratılması ve politik açılımlarının oluşturulması. SARAY REJİMİNDEN KURTULMAK İÇİN… İzmir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AKP’ye katıldığı gün bir sosyal medya notu paylaşmıştım. Şöyleydi: “Muhalefet belediyeleri bir buçuk yıldır iktidarın çok ağır saldırısı altında. Bu saldırı olumlu direniş örnekleri yarattığı gibi çürük elmaları ve hainleri de ortaya çıkarıyor. Sosyalistlerin bu konudaki tutumu ne olmalıdır? Birincisi, eleştiri okları iktidara yöneltilmelidir. Tarafsız kalmak (hatta bazılarının yaptığı gibi AKP’den çok muhalefeti eleştirmek) doğru bir tutum değil. İkincisi, iktidarın ağır saldırılarına maruz kalan ve direnen CHP-Yeni Partili belediyelerle dayanışma içinde olunmalıdır. Üçüncüsü, olumsuz örnekler ve ihanetler lanetlenmeli ama esas olarak olumlu direniş örnekleri, teslim olmayanlar öne çıkarılmalıdır. Bazıları bu tutumu Yeni Parti’nin kuyruğuna takılmak olarak niteleyebilir. Hayır. Bu tutum, halkın öfkesi ile duygudaş olmak ve iktidara karşı muhalefeti yükseltmeye çalışmak anlamına gelir. Sosyalist bir örgüt ancak bu duygudaşlıkla ve pratikte daha güçlü ve gerçekçi bir muhalefet (daha doğrusu iktidar) seçeneği geliştirmeye uğraşarak güç kazanabilir.” Fazla okunmadı ama yeteri kadar okunduğunu gelen yanıtlardan anladım. Beğenenler olduğu gibi, reformculukla, oportünistlikle, kuyrukçulukla, iki burjuva klik arasındaki mücadeleye oynamakla, hayalcilikle, boşa kürek çekmekle vb. eleştirenler de oldu. Tartışalım. Önce malumun ilanından başlayalım: CHP gibi Yeni Parti de bir düzen partisidir. Kapitalist sistem ile bir sorunu yoktur. Yeni Parti’den sosyalizm yönünde devrimci bir politik çıkış beklemek elbette hayal olur; kimsenin böyle bir beklenti içinde olduğunu da sanmıyorum. Zaten Yeni Parti’nin ne programında ne de yöneticilerinin açıklamalarında böyle bir iddia vardır. Fakat bu tespiti yaptığımız zaman bir şey söylemiş, herhangi bir politika önermiş olmuyoruz. “Bu düzen değişmelidir” gibi bir laftır bu. Dedim ya, malumun ilanı… Peki, Yeni Parti’nin mevcut rejim ile bir sorunu var mıdır? İster istemez vardır, çünkü mevcut rejimin Yeni Parti ile sorunu vardır. Saray iktidarı, rejiminin devamı için Yeni Parti’yi bir tehdit olarak algılıyor ve onu ehlileştirmeye, yapamazsa yok etmeye uğraşıyor. Hatta bugün iktidarın baş düşmanı Yeni Parti’dir. İktidar, çok daha radikal söylemlerine karşın sosyalist/komünist partilerle uğraşmıyor, onları -şimdilik- bir tehdit olarak görmüyor, operasyonlar düzenlemiyor, yöneticilerini içeri tıkmıyor, partilerine kayyum atamıyor. İktidarın bugün tehdit olarak gördüğü ve hedef aldığı asıl odak Yeni Parti’dir. Bu bir olgu. Sosyalistlerin Saray iktidarının, AKP rejiminin devam edip etmemesi diye bir sorunları var mıdır? “Yok. İktidarlarla, rejimlerle ilgilemiyoruz; biz düzeni değiştireceğiz.” diyenler yazıyı okumayı bu noktada bırakabilirler. Çünkü bence bu yaklaşım politika yapmayı terk etmek anlamına gelir. Sosyalistlerin AKP rejiminin yerleşmesini engellemek ve Saray iktidarını devirmek diye bir dertleri vardır, olmalıdır. Türkiye halkının çoğunluğunun, emekçilerinin, gençlerinin, emeklilerinin böyle bir derdi vardır, hatta bu en yakıcı talepleridir. Sanırım buraya kadar yazdıklarımızda hemen hemen herkesle anlaşıyoruzdur. *** Peki, nasıl devireceğiz? İşte politika (daha doğrusu partili politika) bu soruyu sormakla ve gerçekçi yanıtları bulmaya uğraşmakla başlar. Düzen partisi diye nitelenen muhalefet partilerinin hepsi ve halkın da büyük çoğunluğu bu soruya “seçim yoluyla” diye yanıt veriyor, sandığın gelmesini zorluyor ve bekliyorlar. Bu yanıtın bir mantığı var, bazı olgulara dayanıyor. AKP seçimle geldi ve kendi rejimini oturtmak için attığı her karşı devrimci adımı da seçimler yoluyla attı. Öte yandan Türkiye halkının ciddi bir seçim birikimi var ve atacağı oya büyük değer biçiyor. Dolayısıyla AKP’yi sandıkta yenme ve iktidarı seçim yoluyla değiştirme stratejisi en doğru ve meşru yol gibi gözüküyor. Ama bu stratejinin bir zayıf noktası var. Devletleşmiş AKP iktidarı, geldiği gibi gitmeyi göze alır mı? Bu riski almayacağı kesindir. Ama seçim yapmamak da göze alınamayacak kadar riskli. Bu nedenle bir şekilde kazanacağı bir seçim ortamı yaratmaya çalışıyor. Kazanma olasılığı yüksek muhalif adayları elemeye, muhalefet partilerini bölmeye, bir kısmını yanına çekmeye uğraşıyor. Yeni Parti’ye yönelik saldırılar da iktidarın bu stratejisinin parçası. Rejim değiştirmiş ve birçok suç işlemiş bir iktidar olarak AKP, geldiği gitmeyi göze alamayacaktır. Bu nedenle muhalefet açısından sandığı zorlama ve seçimi bekleme stratejisi yeterli değildir. Ek bir güç gerekir, seçimi zorlamak için dahi… Bu ek gücün (kimileri asıl güç de diyebilir) -mevcut koşullarda- silahlı mücadele biçimleri olduğunu düşünmüyorum (vatan savaşı veya iç savaş koşulları farklıdır elbet). Kent/kır gerillacılığı veya halk savaşı gibi yöntemler de geride kaldı. Egemenlerin teknolojik olanakları, Türkiye’nin çarpık da olsa kentleşmesi gibi faktörler bu yöntemleri geçersiz kılıyor. Geriye tek bir güç kalıyor: Esas olarak büyük kentlerde oluşacak mümkün olan en geniş kitlesellikte toplumsal hareketler. Zaten gerek ülkemizde gerekse dünyada son dönemde gündeme gelen muhalefet hareketleri bu biçimde ortaya çıkıyor (ülkemizdeki örnekleri Cumhuriyet mitingleri, Haziran Direnişi, Saraçhane mitingleri). O halde mesele, kitlesel toplumsal hareketlere hazırlıklı olan ve gerçekleştiğinde bu harekete politik önderlik yapabilecek bir örgütün yaratılması ve politik açılımlarının oluşturulmasıdır. Bilmiyorum, buraya kadar önerilen mantık zincirinde anlaşabiliyor muyuz? Bazı arkadaşlar, geniş toplumsal hareketlere açılan bir çizgi yerine, halk hareketinin zayıflığına, örgütsüzlüğüne vurgu yaparak, daha savunmacı, daha risksiz, kaleden çıkmayı değil kaleyi savunmayı öne alan, ideolojik sağlamlığa ve politik temizliğe daha fazla önem veren, siyasal ittifaklar oluşturmaya değil örgüt çevresinde kalkan oluşturmaya çalışan bir stratejiyi benimseyebilirler. Örneğin 12 Eylül’den çıkış sürecinde böyle bir strateji benimsenebilirdi. Ama bence bugün böyle bir dönemde yaşamıyoruz. Yaşamadığımızı son 20 yıl içinde cumhuriyet tarihinin en büyük toplumsal hareketlerini gerçekleştirmiş emekçi halk göstermiş olmalı. Ayrıca iktidarın saldırılarının halkta nasıl bir öfke birikimi yarattığını da görmek gerekir. O halde içe kapanan değil dışa açılan, risk alan, halkın günlük talepleri ve öfkesi ile duygudaş olan, irili ufaklı toplumsal hareketler içinde yer alan, muhalif kesimlerle dirsek teması kuran bir stratejinin politikalarını ve araçlarını yaratmaya çalışmak gerekir. Ancak böyle bir pratik, yukarıda söylediğimiz geniş toplumsal hareketlere politik önderlik yapabilecek bir örgütün yaratılması hedefinde yol alabilir. *** Birkaç noktanın kısaca altını çizerek yazımızı bitirelim. - Böyle bir dönemde halkın ve emekçilerin örgütsüzlüğü, sadece “örgütlen” veya “gel bize katıl” çağrılarıyla aşılamaz. Halkın irili ufaklı mücadelelerinin yanında ve mümkünse başında yer alarak, bizzat pratik içinde örgütlenme sağlanabilir. - Bağımsız sosyalist politika, tek başına kalmak ve kimseyle bir araya gelmemek değildir. Bağımsızlık, bağımsızlığın sorun olduğu bir pratik içinde gündeme gelebilir ancak. Tıpkı öncülük gibi… Kirlenme riski göze alındığı zaman temizlik diye bir sorun ortaya çıkar ve temizleyici mekanizmalar gelişebilir. Buna “aşı mantığı” diyebiliriz: Vücudu mikroplarla tanıştırarak mikroplara karşı bağışıklığı geliştirmek. - Bugün temel mesele, Saray rejimine karşı en geniş cephenin oluşturulmasıdır. - “Sosyalist-Kemalist ittifakı”, “komünistlerle cumhuriyetçilerin birliği” gibi taktikler, eğer bir kalkan oluşturmak için değil gerçekten siyasal bir ittifak olarak ele alınıyorsa anlamlıdır. Ama yine de yetmez. Sadece cumhuriyet toplumu değil, AKP toplumunun ezilenleri de isyan etmektedir ve muhalefet potansiyeli içindedir bugün (Bkz. E. Helvacıoğlu, “AKP toplumu içi yarılmalar”, Bilim ve Gelecek web sitesi, 2.10.2026). bilimvegelecek.com.tr/index.…
7
527
Ender Helvacıoğlu retweeted
Prof. Dr. Haluk Eyidoğan Saimbeyli (Adana) depremlerini yazdı: Saimbeyli (Adana) depremlerinin yerbilimsel özellikleri bilimvegelecek.com.tr/index.…
1
2
599
İlginç bilgiler, güzel bir yazı.
Erkin Öncan @erknoncn Bilim ve Gelecek Ekim sayısı için yazdı: Cephelerden laboratuvara Vietnam hâlâ şehitlerini arıyor bilimvegelecek.com.tr/index.…
2
8
504
Muhalefet belediyeleri bir buçuk yıldır iktidarın çok ağır saldırısı altında. Bu saldırı olumlu direniş örnekleri yarattığı gibi çürük elmaları ve hainleri de ortaya çıkarıyor. Sosyalistlerin bu konudaki tutumu ne olmalıdır? Birincisi, eleştiri okları iktidara yöneltilmelidir. Tarafsız kalmak (hatta bazılarının yaptığı gibi AKP’den çok muhalefeti eleştirmek) doğru bir tutum değil. İkincisi, iktidarın ağır saldırılarına maruz kalan ve direnen CHP-Yeni Partili belediyelerle dayanışma içinde olunmalıdır. Üçüncüsü, olumsuz örnekler ve ihanetler lanetlenmeli ama esas olarak olumlu direniş örnekleri, teslim olmayanlar öne çıkarılmalıdır. Bazıları bu tutumu Yeni Parti’nin kuyruğuna takılmak olarak niteleyebilir. Hayır. Bu tutum, halkın öfkesi ile duygudaş olmak ve iktidara karşı muhalefeti yükseltmeye çalışmak anlamına gelir. Sosyalist bir örgüt ancak bu duygudaşlıkla ve pratikte daha güçlü ve gerçekçi bir muhalefet (daha doğrusu iktidar) seçeneği geliştirmeye uğraşarak güç kazanabilir.
7
6
5
60
3,575
Yeni köşe yazım: “‘AKP toplumu’ içi yarılmalar”. Sadece cumhuriyet toplumu değil AKP toplumunun ezilenleri de muhalefet potansiyeli içindedir artık. Bu, değerlendirilmesi gereken yeni bir olgu. bilimvegelecek.com.tr/index.…
4
20
600
Hafta sonu Karaburun'da Ütopyalar Toplantısı'ndayız.
1
17
995
Ender Helvacıoğlu retweeted
Sevgili yurttaşlar, Aralarında benim de olduğum yüzlerce seçilmiş, siyasetçiler, gazeteciler, sanatçılar sadece siyasi tutumları nedeniyle, haksız hukuksuz biçimde cezaevlerinde tutuluyor. Bizden tüm yaşananlara razı olmamız, olan biteni talihsizlik sayıp susmamız bekleniyor. Susmayacağım. Hatay halkı beni, kendisi adına söz söylemem ve hesap sormam için seçti. O görevden vazgeçmeyeceğim. Artık bıçak kemiğe dayanmıştır. Meclis’in açıldığı bugün, Hatay halkının gasp edilen temsil hakkını ve emekçilerin, yoksulların, bilcümle halkımızın, adalete aç olanların duyulmayan sesini duyurmak için 24 saatlik açlık grevine başlıyorum. Bu aynı zamanda, Anayasa’ya uyulması, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması ve görevimi yapmamın önündeki engelin kaldırılması için bir çağrıdır. Ülkenin sorunlarını kendi sorunu bilen herkesi sesini yükseltmeye çağırıyorum. Bizi kendimizden başkası kurtarmayacak. Haklarımızı, ülkemizi ve geleceğimizi birlikte kazanacağız. Ş. Can Atalay -Seçilmiş Hatay Milletvekili-
TBMM’nin açıldığı, yeni yasama döneminin başladığı bugün, Hatay halkının gasbedilen temsil hakkını savunmak ve emekçilerin, yoksulların duyulmayan sesini duyurmak üzere Seçilmiş Hatay Milletvekilimiz Can Atalay 24 saatlik açlık grevine başlamıştır. Haklarımızı, ülkemizi ve geleceğimizi birlikte kazanacağız.
145
4,115
167
14,974
400,859
Tüm içeriğiyle Bilim ve Gelecek Ekim sayısı.
3
13
585
Bilim ve Gelecek Ekim sayısı. Yine zengin bir içerikle...
2
8
1,395
Bütün olgular AKP-Erdoğan iktidarının sonuna yaklaştığımızı işaret ediyor. Bu kadar uzamasının nedeni bütün bileşenleriyle muhalefettir, hepimiziz. Çeyrek yüzyıldır yaptığı tahribata son tüylerini dikerek ve gerisinde bir enkaz bırakarak gidecek bu iktidar. Türkiye’nin demokratik birikimi bu iktidarın kendi rejimini tamamen yerleştirmesini engellemeye yetti ama yaptığı tahribatı engellemeye yetmedi. Bakalım bu enkazı kaldırmaya yetecek mi? Yoksa kendini hızla tüketeceği kesin olan ara çözümlere, enkazı yönetmenin AKP’siz yollarını aramaya mı yönelecek Türkiye? Bu yola gireceği öngörülebilir; çünkü ufukta bir devrim durumu gözükmüyor. Emekçi halk ne yazık ki henüz güçlü bir öncü odak yaratamadı. Ekonomik, siyasi, toplumsal… kriz üstüne kriz bekliyor Türkiye’yi. Sanırım bir ara dönem yaşayacağız. Güneş doğacaktır sonunda ama epey bir fırtınadan sonra…
19
81
4
635
32,247