Çocuk, dünyanın merkezinde olduğuna inanır. Büyümek ise dünyanın etrafımızda dönmediğini, dış gerçekliğin bizim arzularımıza boyun eğmediğini idrak ettiğimiz o sarsıcı andır.
Freud’un belirttiği gibi, olgun insan artık kozmik bir babanın korumasını bekleyen çaresiz bir çocuk değildir; kendi yalnızlığı ve fani varlığıyla baş başa kalabilendir.
Jung’ta olgunlaşma, insanın karanlık gölgesini inkâr etmeyi bırakması ve "Bu karanlık da benim parçasım" diyerek onu sahiplenmesidir. Gölgeyle bütünleşemeyen insan eksiktir. Olgun insan, kendi içindeki hem aydınlığı hem de karanlığı tanıyan, ne kendisini bir aziz ne de başkalarını bir canavar olarak gören kâmil bir dengeye ulaşandır.
Mahsun Mirzaoglu retweeted
Kanalımda: Epiküros’un doğa felsefesi, teolojisi ve ahlak felsefesi
youtube.com/live/11TStr5BckE…
Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü’nde "Vicdan Azabı"nın (Bad Conscience) kökenini inceler. Ona göre vicdan azabı, insanın dışarıya yöneltemediği, toplumsallaşma adına baskılamak zorunda kaldığı gaddarlık ve yıkıcılık dürtülerini kendi içine, kendi egosuna yöneltmesiyle oluşur. Bu tam olarak Freud’un Süper-Ego (Üst-Benlik) tanımıdır.
Heidegger, mektubunda Aziz Augustinus’un sözünü yazar: "Volo ut sis"
Volo ut sis – senin, ne isen o olarak var olmanı istiyorum demektir. Aşkın en saf hali budur: Karşılık beklemeden, diğerinin varoluşunu safça arzulamak.
Winnicott’ta olgunluk; hiç kimseyle birlikte olmasa bile kendi iç dünyasının zenginliğiyle beslenebilen, dışarıdan bir "öteki" onayına veya dikkatine bağımlı olmadan var olabilen insan.
Dünyanın kaba gerçekliğine uyum sağlayamayacak kadar ince ruhlu olanlar, “kederin” pençesine düşerler. Aziz, “Kaba olan hayatta kalır” diyordu.
Aşk başladığında, dış dünya anlamını yitirir; savaşlar, krizler, toplumsal roller arka plana iter. Žižek bunu bir tür "dünyanın sonu" (end of the world) olarak nitelendirir. Âşık olunan kişi, tüm evrenin yerini alır. Sembolik düzenin kuralları ve garantileri aşkın ateşi karşısında erir; bu yüzden iktidarlar ve sistemler her zaman aşktan korkmuştur çünkü aşk, bireyi sisteme karşı kör ve itaatsiz kılar.
İnsan doğuştan bir "kurtarılma" ihtiyacı içindedir. Önce ebeveynlerimizin bizi kurtarmasını bekleriz, umudu keseriz; sonra aşkın bizi kurtarmasını bekleriz, yine umudumuzu keseriz. Lacan’ın ifadesiyle; insan fantezilerle ilerleyip, hayal kırıklıklarıyla düşen bir varlıktır.
"Bilgiye ulaşmanın bedeli, keyfin kaybedilmesiyle ödenir." | Zizek
Sabahtan akşama kadar "bilmekten" kaçan deliyi kimse anlamamıştı.
Her savaş kazanılmaz; her yarayla yüzülmez, her insan ile yaşanılmaz. Bazen en büyük zafer, kalkıp gitmek, arkaya bakmadan uzaklaşmaktır.
"Kaçmak bir çözümdür; bazen tek doğru çözüm, seni yok eden bir sisteme veya insana sırtını dönmektir.”
Keder bazen insanı öyle bir sessizliğe gömer ki, her şey bitti sanır. Plutarhos buna “ἀνανθέω” der; "öldü sanılanın, her şeye rağmen yeniden çiçeklenmesi."
“Keder kalıcı değil. Ruh, kendi trajedisinin enkazından çok daha büyük bir zarafetle doğar.”
Jung, hamile bir kadının sancılarla yeni bir hayat dünyaya getirmesi gibi, insanın da ancak derin acılar içinden geçerek kendi "ben"ini doğurabileceğini söyler.
Spinoza, insanların korku ve belirsizlik anlarında kaygıyı bastırmak için doğaya mantıksız anlamlar yükleyip "hurafe" ürettiğini söyler.
Lacan’ın yapısını çizdiği nevrotik budur: Öznenin, Anlam Boşluğu ve Kaygı (angoisse) karşısında kurduğu katı semptom ve ritüeller; Spinozacı anlamda "kendi korkusuyla baş etmek için uydurduğu bireysel bir hurafe"den başka bir şey değildir.
"Usulünce gömülmeyen her şey hortlar." — Lacan
Her acı/travma geçmiş değildir, bazıları daima şimdide yaşar. dilin içine hapsedilemeyen, anlam kazanamayan her travma geçmişe ait bir anı olmak yerine şimdiki zamanın içinde bir hayalet gibi yaşamaya devam eder. Bilinçdışında zaman akmaz; bazı yaralar bu yüzden hep "şimdi"dir.
Kapitalizmin her şeyi zehirlediği bir çağda en büyük devrim, 'dichterisches Wohnen' (şiirselce yaşamak)'tır: İnsanın dünyayı hırpalamadan, mülkiyet hırsına kapılmadan ve hayatı bir verimlilik kıstasına sıkıştırmadan; yeryüzünde bir koruyucu, nazik bir misafir ve sahici bir varlık olarak mesken tutması.
“Aşk çocukluktur, aşık da çocuktur”
Aşık olduğumuzda çocuksu bir gerileme (regression) yaşarız. Bütün o yetişkin zırhları düşer, insan en savunmasız, en çocuk ve en korkak haline geri döner. Aşkın o yıkıcı acısı da buradan gelir: Yetişkin bir dünyada, o korumasız çocukluk haline geri dönmenin yarattığı kaçınılmaz tehlike ve hayal kırıklığı.
Lacan’a göre bilgisizlik basit bir cehalet değildir; aktif bir savunma hattıdır. Kendi hatalarımızın, kısırdöngülerimizin arkasındaki payımızı görmemek için var gücümüzle savaşırız. Cehaletin huzuru, hakikatin sarsıntısına daima ağır basar.
Auschwitz toplama kampından sağ kurtulan Jean Améry, “İşkence gören, dünyada bir kez işkence gören biri olarak kalır.” diyerek travmanın zamanla hafifleyeceği ya da "geride kalacağı" yönündeki toplumsal telkinlere öfke duyar. Travma yaşamış bir insan için zaman ne geri akar ne de geleceğe açılır; yalnızca o anın etrafında kilitlenip kalır. Dünya artık güvenli bir yer değildir; ilk darbeyi vuran o karanlık an, hayatın kalıcı fon müziği olur. Travma, insanın dünyaya olan o saf ve inançlı bakışını bir daha geri gelmemek üzere katleden ruhsal bir cinayettir.




