Neyse yeter. Yeni bir iş geldi, işe güce dönüyorum ben geri. Bir ara tekrar gönüşürüz birkaç aya belki. Kendinize dikkat edin.
Bir başka açıdan bakınca da bu örnekte olduğu gibi mimar olmak demek, mühendislerden işlerini yapmasını beklediğiniz için hakaret dinlemek demek.
Vay ne gerek var diye bakıyor mühendislerin çoğu buna. Fizibiliteye o kadar saplantılı hale gelmişler ki, standart dışı her şeyi gereksiz görüyorlar. Görkemli yapıdan anladıkları da hayvan gibi para ve malzeme kullanarak "wonder" yapı yapmaktan ibaret.
Kardeşim o yapılar bin yılda bir yapılır, onları yapmayacağız diye hiç mi özgün yapılar denemeyelim? Yapı mekaniğinde bir şeyler denemeyelim? İnsanlığın yeni malzeme ve teknikleriyle sınırları zorlamayalım? Zorlamayalım diyorsanız da 4 tane kolon, 4 tane kiriş atmak mı mühendisin işi amk? Her tarafa hali hazırdaki yönetmelikleri ve yönergeleri takip ederek sadece TOKİ binası dikeceksek mimarı geç, mühendise ne gerek var amk yani?
Bir yapıyı arazi şartları ve doğru malzemelerle inşa edilebilir hale getirmek, mühendisin işi burada bu. Mimar uçabilir bazen doğası gereği, mühendis de ayaklarını yere basmak isteyebilir bazen doğası gereği, bunların ikisi de doğrudur. İyi yapıyı da ikisi arasındaki savaş değil, dans üretir.
Neyi bilmediğini bile bilmediği için her şeyin en iyisini bildiğini sanan mühendisten Allah'a sığınırım. :D
Liverpool galibiyetine hazırlıksız yakalanan Fenerbahçe sayfalarının dün akşamdan beri edit mesaisi:
Yalnızlıkla barışmakla ilgili yazdığım şeyde kastettiğim buydu işte. Sitede biri "içini dök" konseptli bir site yapmış ya, ortalıkta tweet'i dönüyor görmüşsünüzdür belki, o paylaşıma denk gelip tıkladım ve açılır açılmaz karşıma isabet bu geldi.
Bakın tam bu şekilde yalnız kalırsınız gençler, kastettiğim buydu. Bu çağın yalnızlık furyasının özünde bu var. Yalnız hissetmek. Yani "yalnız kalırsınız" derken "yalnızlık hissedersiniz" diyorum, "yalnız olmaktan" bahsetmiyorum.
"İlişkiniz olmaz" veya "Hayatınızda insanlar olmaz" bile demiyorum bakın, "yalnızlıktan kurtulamazsınız" diyorum. "Aaa tamam ya yalnız kalmayacaksam sorun yok" diye de okumayın bu dediğimi, zaten tam böyle düşündüğünüz için, birisi sizi o yalnızlıktan kurtaracak sandığınız için yalnız hissediyorsunuz.
Yani siz yalnız olduğunuz için yalnızlık hissediyorsunuz sanıyorsunuz, ben tam tersi diyorum, yalnız hissettiğiniz için yalnızlık çekiyorsunuz. İçinize işlemiş o yalnızlık hissini başka bir insan dolduramaz diyorum. Bu ne demek derseniz bu biriyleyken de yalnız kalırsınız demek. Ki bu yalnızlığın en ağır şeklidir. Bu kadar yalnız hissettiğiniz sürece bir ilişki dahi yaşasanız, yani 7/24 bir insana bile maruz kalsanız, nihayetinde varacağınız yer ilişkinizi bitirip yalnız kalmak ile yalnız hissettiğiniz bir yerde kalmaya devam etmek arasında seçime döner diyorum.
Bunu nasıl çözeceğinize dair yazmıştım geçenki yalnızlıkla ilgili yazımı, ama belki dilim yanlış döndü, anlatamadım. Bu alıntıladığım örnek üzerinden açıklayarak bir daha deneyeyim.
Öncelikle empati yeteneğiniz ve duygusal zekanız falan sandığınız kadar gelişmiş değil arkadaşlar. Bunu bir kabul etmeniz lazım. İnsanlardan gözle görülür şekilde kopuk biçimde zeki, akıllı, iyi kalpli, güzel veya bir yönünüzle üstün değilsiniz. %10 civarı farklar vardır insanlar arasında, bu da nüanstır, sandığınız gibi hayattaki temel ihtiyaçlara engel teşkil edecek bir farklılık değil. Bunu da aşağılamak için söylemiyorum, dua edin farklı değilsiniz. Diğer insanlardan sandığınız kadar farklı olmamanız bir nimet çünkü. Sıradanlık bir nimettir çünkü. Bunu gerçekten farklı olsaydınız, farklı olduğunuz sürekli bir şekilde addedilseydi anlardınız. Farklılığın ne büyük bir sınav, ne büyük acı olabildiğini farklı olsanız anlardınız yani. Bir kolu diğer kolundan 1 metre uzun olmak gibidir farklılık, bir yeriniz üstün gibi görünse de o bile aslında kusurdur. Bir yerin fazlalığı da başka yerlerin aksamasıyla sonuçlanır hemen her zaman. Dengesizdir yani farklılık denen şey. Hatta farklılık o kadar yorucudur ki, farklı insanlar farklı olmadıklarını, diğerleri gibi olduklarını göstermeye çalışarak, insanların arasına karışmak ve sıradan görülmek isteyerek yaşarlar. İnsanlardan farklı olmamın matah bir bok olduğunu sanma, bunu umma, ve diğer insanlara gösterme isteği duyma acziyeti bile sıradanlığın bir emaresidir. Kendini farklı sanmak dünyanın en sıradan şeylerinden biridir yani.
İkinci konu olarak alıntıladığım şeyde yazdığı üzere kimle konuşsanız iş direkt cinselliğe falan da gelmiyor. Birbirinizi tanırkenki oyunlarda birbirinizi de tüketmiyorsunuz. Var böyle insanlar, büyük şehirlerde ve yeni kuşaklarda burada biraz oransal sapma da var doğru, ama "herkes" böyle değil diyeyim. Eğer siz sürekli böyle insanlarla karşılaşıyorsanız da bu herkesin böyle olduğunu değil, sizin çevrenizin böyle olduğuna işaret eder sadece. 8 milyar insan var dünyada, nasıl herkes böyle olabilir yani, manyak mısınız siz? İnsan meclisiyle haşrdır demişler, sizin kimliğiniz bu insanları sizin etrafınızda şekillendiriyordur sadece. Yani bir ilişkide veya bir iletişimde masaya koyduklarınız o insanları cezbedip size çekiyordur sadece. Bu bile özünde size dair bir sorunu gösterir anlayacağınız.
İşte bu hisler de toplamda sizi yalnızlığa iter. Yalnızlığınızı içselleştiremediğiniz için yalnızlık hissinize pansuman yapacak insanlar arıyorsunuz. "Benim insanım olsun" diye kişiye özel insan arıyorsunuz. Olmaz bu. İnsanlar birbirlerinin deneyimlerinin nesnesi değillerdir. Yapboz parçaları da değiliz biz. Sizin karşınıza gelecek her insan, tıpkı sizin kadar yıllarca birikmiş bir geçmişe sahip olan, acıları olan, travmaları olan, inandığı ve inkar ettiği değerleri olan kanlı canlı bir organizma. Böyle bir şeyle yapboz gibi oturamazsınız birbirinize. Artık kökü semirmiş, dalları sertleşmiş iki tane çınarı alıp da birbirine tarak geçirir gibi geçirerek daha iyi bir çınar ağacı çıkarmaya çalışmak gibi bir girişim olur bu. Birbirinize batan dallarınızı da birbirinizin kabahati görürsünüz.
Bu yazdıklarım çok kadın-erkek ikili ilişkisine dair gibi geliyor olabilir kulağınıza, bu işin en zor hallerinden birisi bu olduğu için, keza çağımızın da en büyük imtihanlarından birisi bu olduğu için evet, belki %60-70 oranında orada esas vücut bulur bu dediğim şeyler ama en basit ikili arkadaş ilişkiniz için bile geçerli bu. Ailenizle ilişkiniz için bile geçerli. Birbirinden farklı ve yalnız insanlar olduğunuzu bilmeli, yalnızlığınızla barışmalı, sonra bu yalnızlığınıza doğru sınırlar ve beklentilerle insanları davet etmeli veya kapıdan kibarca göndermelisiniz. Her hatada rest çekerek olmaz bu. Dalyaraklığı bir güç, bir kudret sanarak olmaz bu. Geçinmeye gönüllü olmakla olur. Hataya tahammülle, bu sayede hata yapma özgürlüğü hissetme alanı bulmakla olur. En olmayacak şey ne derseniz de, yine diyorum, yalnızlığınızı kapatması için insan kiralayamazsınız. Kimse sizin yalnızlık hissinizi, yalnızlıkla barışamayışınızı sizin için kapatamaz. Böyle bir pansuman yok dünyada. Kapanmayan, pıhtılaşmayan bir açık yaraya kimse pansuman yapamaz.
Yalnızlıkla barışmak şu demek, yalnız olduğunuz gerçeğini önce kabul edip, sonra bununla kavga etmemeyi öğrenmek demek. Yani kendinizle vakit geçirmekten hiçbir zaman nefret etmeyecek kadar kendinizi sevebilmek mesela. Çok görkemli bir hayatı kendinizden başka seyirci olmaksızın yaşayabilmek demek. Bunu aptal saptal edebi bir yaşam mottosu olarak söylemiyorum, gerçekten kendi kendinize kaldığınızda acı çekmiyor olmanız demek yalnızlıkla barışmak demek. Kimse görmezken, kimse duymazken olduğunuz şeyden huzurlu olabilmek demek. Sadece varolmakla yetinebilmeyi bilmek demek. Mutluluk için değil, mutsuzluk için gerçek sebeplere ihtiyaç duymak demek. Meczup gibi sırıtarak gezemeyiz elbette her an, ama mutlu muyum diye sormak için bir şey olmasını beklemeye gerek duymamak demek. Eğer böyle olursanız yanlız hissetmemeye başlarsınız ve bu sayede de hayatınıza sokacağınız veya hayatınızdan çıkaracağınız insanları da çok daha sağlıklı ölçüp biçmeye başlarsınız. "Yalnız kalırsınız, yalnızlığı çok sevdiğiniz için kapıları kaptır izole olur kimseyi içeri sokmazsınız" demiyorum bakın, insanları hayatınıza sokarken kendi kapatamadığınız bir yalnızlığı kapatmaları için davet etmeyi kestiğinizi fark edersiniz diyorum. Bu çok güzel, çok elzem ve çok büyük bir güçtür insana dair. Ulaşmaya çalışılması gereken bir haldir. Bu olmadan çünkü hiçbir şey sağlıklı yürümez.
Çok basit bir şey aslında bu. Zor görünüyor olabilir bazınıza, ama aslında basit. Size zor görünmesinin tek nedeni çağın özellikle enformasyon devriminin getirileriyle insanların delirmesinden kaynaklanıyor. Sadece kontrol dışı değil, bizzati kontrollü propagandalarla da birlik öyle bir deli devranına düştük ki yani, birçok insan sadece düşmemek için hareket etmek zorunda hissediyorlar kendilerini. Yani bırak kendiyle zaman geçirmeyi sevmeyi, hayatlarındaki en büyük amaçlarından birisi kendileriyle başbaşa kalmamak için hareket etmek zorunda olmaktan ibaret gibi geçiyor. At yarışındaymış gibi koşturmayı motto gibi anlatan bu hayat anlayışı yüzünden de insanlar kendini sevmek denen şeyi bile kendilerinden nefret edip kendilerine üst bir perdeden merhametle yaklaşmak gibi yorumluyorlar. Herkesin bir bedeli var, herkesin hayatlarında işlerine yaradığı kadarıyla bir varlığı var, herkes onların canını acıttığı yere kadar meşru. Hepsi de rasyonalize ediliyor bunların tabi, aptalca şuursuzca yapılmıyor. Sorun değerler sisteminin kökten çürük olması oysa. Yanlışlardan oluşmuş bir jenga gibi yani. O kadar birbirine makul şekilde referans olan yanlış var ki gerçekliklerinde, bir jengayı çekersen o yanlışlardan oluşup doğru bir dünya görüşü taklidi yapan jenga komple çökeceği için her bir yanlışlarına rasyonelize ederek sıkı sıkıya sarılıyorlar. Olmasını istedikleri veya inandıkları şeylerle, pratikleri birçok konuda taban tabana zıt ilerliyor. Deli gibi çabalayıp zerre yol alamadıklarını gördüklerinde de kalan tüm zamanlarını daha fazla nasıl çabalamaları gerektiğini düşünerek harcıyorlar. Sonra da bu çabalar birikip birikip altından kalkamayacakları noktalara vardıkça da her şeyi salıp çöküyorlar, bir buhran yaşıyorlar, ve bundan toparlanır toparlanmaz da tek bildikleri şey olan bu şeyi yapmaya devam ediyorlar. Huzur diye bir şey kalmadı yani hayatlarında birçok insanın. O yüzden de yalnızlıkları asla kapanmıyor. Yalnızlıktan kaçındıkça hatta yalnızlık gerçeklikleri olduğu için varlığını daha görünür kılıyor. Daha da yalnız hissediyorlar.
Hatta bu insanların neden bir ilişki içerisinde sorun yaşayacağını da adım adım anlatayım son bir örnekle ve öyle bitireyim. Yalnızlıktan kastımın daha hissi bir durum olduğunu anlamışsınıdır, o yüzden burada yalnızlık derken kastımın ne olduğunu anlayacağınızı umuyorum, yalnız olmak konforludur öncelikle. Yani yalnız hissetmekten bahsetmiyorum, etrafımızda kimsenin olmaması konforludur. Bu çok 2+2=4 bir konu yani. Hesap vereceğiniz kimse yoksa, üzerinizde gözler yoksa, yaptığınız şeyi açıklama ihtiyacınız yoksa, konforlu hissedersiniz. İnanılmaz insani bir şey. Gel gelelim bu konfor alanına bağımlılık yalnızlıkla barışık olmak değildir işte. Bu son derece bencil bir konfor alanıdır. Üniversiteden sevdiğim bir hocamın "yalnızken kimsen, gerçek sen osundur" diye güzel bir laf etmişti bir zaman, burada o devreye giriyor. Bu süreç devam ederken sen kime dönüşüyorsun yani, bu önemli.
Yalnızlık her ne kadar konforlu olsa da, insan sonuçta sosyal da bir canlı olduğu için, insan birçok sebeple insana ihtiyaç duyar. Bazen bir işi için duyar, bazen yarım lazım olur, bazen bir şey paylaşmak ister, bazen de çok basit şekilde bir seyirci ister hayatına. Şimdi yalnızlığın konforuna düşkün bu insana dönelim ve yalnızlığın konforu yetmediğinde neye dönüştüğüne bakalım. Eğer bir insan hayatına tanık istediği anda yalnızlığına küsüyorsa, burada sağlıklı addedilecek hiçbir şey yok demektir. Yani bu insan yalnızlığıyla barışık değildir, yalnızlığı sevmiyordur, bu insan dümdüz bencildir. Yalnız olmak istediğinde yalnız olmak isteyen, birilerini istediğinde de birilerinin hayatına girmesini isteyen biridir. Söyleyince çok normal gibi geliyor kulağınıza muhtemelen, ama bu delilik arkadaşlar. Örneğe devam edersem sebebini anlarsınız sanırım.
Bu insan eğer yalnızlıktan sıkıldığı için hayatına bir başka insan sokuyorsa (arkadaş, eş, sevgili her şey olabilir), bunun tek amacı vardır, tanıklık ihtiyacı için yalnızlığına bir insanla pansuman yapmak. Sorunu anladınız mı bilmiyorum. Karşısındaki insanı sevmiyor aslında, ona ihtiyaç bile duymuyor, onun varlığını bile tanımıyor, sadece karşısındaki insanın ona hissettirmesi ihtimali olan şeyleri seviyor bu insan. Yani hayatına soktuğu insana aslında kendi hayatının bile öznesi olması hakkını tanımıyor, her şey onun hayatının nesnesinden ibaret. Konforlu yalnızlığına bir süre tanık aradığı için buldu onu ve o yüzden soktu hayatına. Gel gelelim tanıklık kalıcı bir ihtiyaç değildir, insan özünde dediğim gibi yalnız bir canlıdır. Bu sefer hayatına giren insan sadece onun deneyimlerinin nesnesi olmadığını, o da kendi hayatının öznesi olduğunu hissettirmeye başlayınca, böyle bir insanın yapacağı ilk şey konfor alanına kaçmak olur. O konforlu yalnızlığına kaçmak isteyen insan da, bunu talep noktasında bir hak gibi, hatta sanki karşısındaki insanın varlığının kabahatiymiş gibi lanse edecek cüreti kendinde bulmaya başlar. Yani bu noktada bile karşısındaki insana kendi deneyiminin bir parçasıymış gibi davranma cüreti bulur kendisinde ve bunu da hiçbirimizin bizim kadar insan olan başka insanlara yapma hakkımız yok. Meşru hiçbir tarafı yok bu hareketin.
Biz bunu yaparsak, karşımızdaki insan ne kadar sağlıklı bir insan olup bunu alttan almaya çalışsa bile bir olur, iki olur, bir noktadan sonra o da kendi hayatının öznesi olduğunu hatırlatmaya başlar ve bize aynı şeyi yapmaya başlar. Bu da iki tarafın da aynı anda yalnız kalmak isteyeceği anlar için sürekli çatıştığı, birisiyle birlikteyken olduklarından bile yalnız hissetikleri bir yere götürür iletişimi. Yaşanan ilişkilerin belki %70-80'i şu anda bu halde işte. Sebebi de taraflardan birisinin çok empatik, çok duygusal bilmem nesi yüksek, çok özel, aman sadece seks istemeyen derin birisi olmasından falan gelmiyor. Yalnızlığıyla barışık olmayan birisi, yalnızlığıyla barışık olmamasının acısını karşısındaki insandan çıkarmaya çalışıyor, olan şey bu. Hem de bu şey ona vazife bile olmamasına rağmen, kimse kimse için bunu yapamayacak olmasına rağmen yapıyor. Kendi olmamışlığının eksikliğini örtemeyişini başka insandan çıkarıyor yani. Sebebi bu.
Böyle insanlar da işte zamanla ya yalnızlık acısı içinde yaşamaya başlıyorlar, ya da çözümlerini izole olmakta buluyorlar. Bu da sağlıksız bir şeyi yeni bir sağlıksızlıkla örtmeye çalışmaktan başka bir şey değil.
Tüm bunları anlattım da ben kimim, çok az da ondan bahsedeyim. Yani kendimi burada nereye koyuyorum onu anlayın. Belki benim mallığım üzerinden de kendinize cevaplar bulursunuz çünkü.
Ben oldum olası yalnızlığı çok sevmiş birisi oldum arkadaşlar. Yani bu düşüncelerim bende nasıl oluştu, ne zaman oluştu inanın bilmiyorum. Bir şekilde ya karakterim yatkındı, ya yaşadıklarım buna itti, ya da hepsi birlikte birçok şey bunu tetikleri, bilmiyorum. Bildiğim şey bir şekilde bana nasip oldu. En iyi hayat budur diyemem, hayat her şekliyle bir sınav, ama çok da mutluyum böyle olmuş olmasından kendi adıma, çünkü hayatımdan memnunum.
"Farklı bir şey olabilir miydi?" derseniz mutlaka olabilirdi yani, ama yalnızlığımla barışık halim buna vardığı için şikayetçi değilim hayatımdan. Siz başka yol çizin kendinize uyan. Hatta kendim için çok açık bir şey itiraf edeyim, şu hayatta kimseyi yalnızlığı sevdiğim kadar sevemedim ben. Yalnızlığı sevme derecem bu düzeyde.
"Yalnızlığı o kadar seviyorum ki kimseyi yalnızlıktan çok sevme ihtimalim yok" demiyorum ama bakın, "Yalnızlık kadar kimseyi sevemedim" diyorum. Bunu da iyi veya kötü bir şey olarak bile söylemiyorum, sadece ben böyleyim, onu söylüyorum. "Sevmek istemedim" bile değil hatta, "sevemedim" diyorum farkındaysanız. Olmadı yani. Denedim de yoksa, ilişkiler de denedim, uzun ilişkiler de denedim, daha uzun süreli arkadaşlıklar kurmayı da denedim, insanlarla vakit geçirmeyi de denedim, yok, bir yerden sonrasında insanlar çok yoruyor beni. Yalnızlığım her daim galip geldi. İlişkilerde falan özellikle bir kadınla çok uzun süre başbaşa kalınca iş Özdemir Asaf'ın dediği gibi kendi bahçesinde dal olamayanın biri gelmiş benim bahçemde ağaçlık taslıyor şiirine dönmeye mahkum oldu. Ben bir şey yapmadım, yalnızlığıyla yaşayamayan insanlar gelip benim kendi halimdeki mutluluğuma savaş açtılar. Bu anlamsız savaşın da kazananı elbette olmadı. Nihayetinde de girişimlerim hep yaralayıcı şeylere dönüştü. Ben de bir yerden sonra zorlamayı bıraktım. Olursa olur, olmazsa böyle zaten iyiyim dedim yani.
Ve benim yalnızlık çıtam çok uzun süredir birçoğunuzun deneyimlerinden muhtemelen daha geniş. Tabi sürekli olmuyor bu, ama hani bir hafta boyunca hiçkimseyle konuşmadığım dönemler bile yaşıyorum. Kendi işimi yapıyorum zaten, insanlarla sürekli muhatap olmam gerekmeyecek bir iş modeli kurdum kendime, işim de öyle müşteriyle aktif konuşmamı gerektirmediği için bazen dediğim gibi 1 hafta kimseyle konuşmadığım oluyor. İş için telefonum çalar mesela, öğlen saat 3'te arıyor adam atıyorum, ben "Alo" derken sesim öyle bir çatallanıyor ki adam "Uyuyor muydunuz" diye sorabiliyor. "Yok bugün kimseyle konuşmadım da sesim açılmamış" diyorum adama gülüyoruz ama bunu derken o anda fark ediyorum ki ben 3 gündür hiç ağzımı açmamışım. :D Eşkiya'daki Keje gibi konuşmaya çalışıyorum önce bir 10-15 saniye. :D
Ama aynı şekilde, bir hafta her gün birileriyle görüştüğüm dönemler de yaşıyorum tabi. Birileri ararsa "davete icabet sünnettir" deyip çıkıyorum, eşim dostum akrabam var bir şekilde denk geliyoruz, işte karşı cinsle bazen denk geliyor flörtöz ufak yakınlaşmalar oluyor falan, bir şekilde ben bile haftada 3-4 gün birileriyle görüşüyorum. İzole değilim yani, izole olmayın, sosyal canlılarız biz. Sadece o kimsesiz geçen 1 haftamda hiçbir zorlanma yaşamıyorum işte, bunu edinin siz de diyorum. Siz 1 hafta yalnız kalmayın yine isterseniz.
Böyle olmamın bir üstünlük olduğunu sanacak kadar mal değilim yoksa ben de. Böyle olmamayı ben beceremedim sadece. "Ben buyum" derken ucuz bir meşrulaştırma değil yani, yapabildiğimi yapıyorum işte ben de insan olarak ve aklı/ruh sağlığımı koruduğum ölçek bende buna denk geldi. İnsan ilişkilerindeki kaos için belki biraz pembe götlüyüm de muhtemelen. Bilmiyorum. Belki bunun arkasında koku alamıyor olmamın da etkisi vardır. Yani sebebini inanın hiçbir zaman tam bulamadım. Genelde insanlara karşı fazlaca anlayışlıyımdır ikili ilişkilerdei, yoktan yere kavga gerilim çıkarmayı hiç sevmem, ama eğer çok zorlanırsam ve şalterim atıp bir soğursam da tekrar toparlanamam. Bu tavrım da benim ilişkilerime, arkadaşlıklarıma zarar verebiliyor haliyle. Ama yine diyorum, bunlar yalnızlığı sevmemle alakalı değil yani, bunlar benim karakter özelliklerim. Kimi güç, kimi zayıflık, bana dair şeyler bunlar.
Hal buyken yalnız yaşamayı savunmuyor, meşrulaştırmıyorum, övmüyorum anlayacağınız. Ben sadece yalnızlık mutlaktır, yalnızlığını sevmeyi öğrenin ki yalnızlık çekilecek bir şey olmaktan çıksın, bu sayede yalnız da kalmazsınız diyen bir taraftayım. Bunun başka yolu yok diyen taraftayım. İlişkileri beceremiyorum dedim mesela, ama ben de bu koşullar dahilinde bunu içselleştirebilmiş ve gözüme hoş gelen birisini bulsam yarın çat diye evlenebilirim. Hiç öyle beylik laflarım da yoktur çünkü. Ben sadece kuramsal bir şey anlattım, bunun üzerinden de kendime dair olanı söyledim, neden olmadığına dair fikirlerimi söyledim, ama olacak ve olmayacak olanı Allah bilir, ben söyleyemem onu.
Özetle 10 kez söylediğim şeyi son kez toparlayıp bitireyim; yalnızlığınızla barışıksanız yalnızken de yalnız hissetmezsiniz, yalnız değilken de yalnız hissetmezsiniz. Gel gelelim yalnızlığınızla barışık değilseniz; yalnızken yalnızlık çekeceğiniz gibi, yalnız değilken daha bile yalnızlık çekmeye başlarsınız. Yalnızlıktan kurtulmak için önce yalnızlığınızla barışın. Ancak bundan sonra hayatınıza girecek insanları bu denkleme sağlık katmayı öğrenmeye başlarsınız. Yoksa da sizin kendi barışamadığınız yalnızlığınızı sizin için kapatacak insanlar arar durursunuz.
İnanan inanmayan hepiniz için hatta duamdır, Allah kalbinizi İslam'a ısındırsın. Bu bahsettiğim cendereden çıkabilmenizi sağlayacak yegane varoluş öğretisi bu olabilir.
Selamet.
Hz Muhammed hakkında peygamberliğine bir delil olarak da sık anlatılan meşhur hikayeler vardır, bilirsiniz.
Mesela bir gün Mekke'den peygamber iddiasında olan bir peygamber çıktığını duyan bir bedevi gelir kendisiyle tanışmaya. Eve girer, ama evdeki kalabalığın içinde peygamberin kim olduğunu çıkaramaz. "Hanginiz Muhammed?" diye sorar, "İşte şu" diye gösterirler. Oturan mecliste peygamberin kim olduğunu bile diğerlerinden ayıramayınca adam bundan etkilenerek İslam'ı kabul eder falan. Böyle de çok fazla hikaye var malum. Ama siyer tarihi anlatılırken peygamberin hayatına dair çok fazla konuşulmayan, daha doğrusu çok fazla popüler olmayan, ama beni en etkileyen şeylerin başında belki de Mekke'nin fethinden sonrası gelir.
Siyer tarihi genellikle Mekke'nin fethine kadar gelir, sonra peygamberin Medine'ye döndüğü anlatılır, ve veda hutbesiyle vefatına geçer biliyorsunuz. Kaba anlatı budur yani. Beni esas şaşırtan şeyse Mekke'nin fethinten sonra Medine'ye geçene kadarki süreçte yaşananlar.
Artık İslam'ın zaferi kesinleşip de Mekke'nin fethi için yola çıktıklarında "Yarın Mekke'deki evinizde mi, nerede konaklayacaksınız?" diye soruyorlar peygambere. Tabi burada önemli bir şey var, Hz Muhammed'in de Mekke'de hiçbir malı mülkü kalmamış bu süreçte. Senelerce boykotun, hicretin, zulmün ardından ailesinden kalan doğup büyüdüğü evine, Hatice'den kalan onunla yaşadığı evine ve taşınmazlarına sahip çıkamamış. Amcası İslam'ı kabul etmediği için Ebu Talib'e mirasçı olmamış, onun malları da oğulları Akil ve Talib'e kalmış. Yani hem amcasından kalan evleri, hem de peygamberin bahsettiğim mülklerini amcasının oğlu Akil bir nevi çöküp satmış. Para da haliyle pul olmuş yolda.
Normalde böyle bir sürecin ardından böyle bir geri dönüş yaşayan bir adamın, yani böyle bir fethin arkasından bu kudretle geri dönen bir adamın bu evlere tekrar çökmüyorsa bile en azından kendisine bir yer hazırlatmasını beklersiniz sanırım. Ben en azından bunu beklemiştim. Ama Hz Muhammed bu soruya "Akil bize kalacak ev mi bıraktı ki?" diye cevap vermiş. Çevresinin ısrarlarına rağmen de konaklamak için yer tahsis edilmesini istememiş. Mekke'ye geldikten sonra da Hatice'nin evinin yakınlarında bir yere çadır kurdurmuş, ve fetih süreci netleşene kadar orada konaklamış. Bilmiyorum anlıyor musunuz durumun ne kadar garip olduğunu ama ben cidden etkilenmiştim bundan.
Zaten Medine'nin kendisine karşı hoş tutumundan, İslam'ın orada merkezi bir hale gelmesinden ötürü aslında Medine'ye dönmeye de niyetli şekilde gelmiş Mekke'ye. Medine'dekilere de hatta "Hayatım hayatınız, ölümüm ölümünüzdür" diyerek vefa gösterdiği ve geri döneceği mesajını verdiğini söylerler. Yani Mekke'ye kalıcı gelmedi muhtemelen, evet, bu da bir yerde belki birileri tarafından bu yaptığına gerekçe gösterilebilir ama doğup büyüdüğü şehirde kendisine bunlar yapılmışken kendisinden gasp edilircesine alınan mallara bile çökmeyi düşünmeden çadırda konaklayıp fethin sorunsuz ve tehditsiz yerleşimini görmeyi beklemesi gerçekten çok garip.
Zaten Mekke'den Medine'ye tekrar döndükten sonra da ölümüne kadar devlet adamı kimliğiyle devam peygamberliğine devam ettiği, çok sade bir yaşam sürdüğü geçer tüm kaynaklarda. Kerpiçten, sade, eşyasız odalarda genelde ikamet etmeye devam etmiş; hasırda uyumayı sevdiğinden hasırda uyumuş genelde, ev işlerine yardım etmiş, kendisine gelen ganimetlerin de neredeyse tamamını Mescid-i Nebevi'de kalan kimsesiz sahabeler başta olmak üzere yoksullara dağıtmış. Hayatı o kadar sade ki kendi söküklerini bile kendisinin diktiği rivayet edilir yani. Mekke'de kalmayacağını bilirken Medine'ye de kralların kralı olarak yaşamaya dönmemiş yani anlayacağınız.
Öldükten sonra da zaten ailesine ve akrabalarına neredeyse bir şey bırakmadığı biliniyor. Beyaz katırı, silahı ve eşlerinin oturduğu odalar kalıyor sadece ailesine ondan. Ailesine "Biz peygamber zümresi miras bırakmayız, bizdan kalan her şey sadaka" diye de söylemiş, ve üzerine olan bir miktar gayrimenkul/arazi ne varsa onlar da vakıf malına dönüştürülerek yolcular ve ihtiyaç sahiplerine tahsis edilmiş.
Ve bu benim için gerçekten çok etkileyici oldu her zaman işte. Son kısımlar genel olarak zaten biliniyor ama Mekke'ye fetih için dönerkenki, Mekke'de konaklarkenki ve Mekke'den ayrılırkenki her şey benzersiz geliyor. Muadili bir figür tarihte gerçekten bilmiyorum ben. Bu kadar zorluktan sonra, bu kadar büyük zaferle ayrılıp da, zaferinin ekmeğini bu kadar yemeyen gerçekten kimseyi tanımıyorum.
Bir inancınız vardır veya yoktur bilmem, beni de ilgilendirmiyor zaten açıkçası. Ama kendisine Müslüman diyen kardeşlerime de bu vesileyle nasıl bir peygamberin ümmeti olduklarını hatırlatmak istedim işte. Yolunu yol edinmeyi planladığınız adam buydu yani, buyurun dersinizi çıkarın neyse çıkardığınız ders.
Not: Siyer bir yerde de magazine bir külliyat olduğu için, yani isimler/olaylar/ilişkiler nezdinde ilerlediği için, ben de bu tarz şeylerde çok unutkan olduğum için, eğer belli yerlerde hata yaptıysam insan gibi düzeltirsiniz. Bazı hatırlayamadığım isimleri internetten bakarak falan yazdım zaten, işte daha iyi bir bilen varsa düzeltir.
Bu adamın genelde çok mal tespitleri oluyor ama bunda bir ölçekte doğruluk payı yok değil. Yine aptal insanların elinde oyunağa dönüşüp çok yanlış yerlere vardırılabilecek, çözüm adı altında çok saçma yeni sorunlar türettirebilecek tehlikeli bir tespit, ama doğruluk payı var.
Psk. Fatih Reşit Civelekoğlu, "Eşini seviyor ama cinsel olarak onu arzulamıyor. "Bu neden olabilir? sorusunu yanıtladı:
• Çok basit.
• İlişki, şefkat eksenine kaydı.
• "Niye aldattın?" diye soruyorum.
• "Hocam," diyor, "Ben eşimi çok seviyorum." diyor.
• Nasıl sevgi bu?
• Karısı oradan diyor: "Bu nasıl sevgi?" diyor.
• "Böyle sevgi olur mu?" diyor.
• Ben de diyorum ki: "Evet, olur."
• Hem de güçlü bir sevgi.
• "Nasıl bir sevgi hocam?"
• "Bir babanın kızını sevmesi gibi."
• "Evladın annesini sevmesi gibi bir sevgi" diyorum bu.
• Güçlü bir sevgidir.
• Ama eşler arasında bu tarz bir sevgi, patolojik bir sevgidir.
• Hastalıklı bir sevgidir.
• Dolayısıyla, ilişki, şefkat eksenine kaydığı andan itibaren, arzu orada barınamaz, tutku orada kendine yer bulamaz.
• Çünkü şefkat ve şehvet, beyinde aynı anda var olamaz.
• Birisi varsa diğeri yoktur.
• Çocuğuna şefkatle bakıyorsun, değil mi?
• Şehvetle bakmazsın, bakamazsın.
• Çünkü beyin, buna müsaade etmez.
• Der ki: "Bu şefkat öznesi," der, "buna şehvetle bakılmaz."
• Bitti.
• Bu bir sigorta mekanizmasıdır.
Sürekli bir yalnızlık edebiyatı görüyorum internette, sebepleri de malum, anlıyorum, insanlar gerçekten yalnızlar, ama biraz da acı gerçeklerden bahsedelim.
Öncelikle şunu söyleyeyim, yalnızlıkta hiçbir sorun yoktur aslında. İnsan özü itibariyle yalnız bir canlıdır çünkü. Yalnız doğarız, yalnız ölürüz biz. Varoluş dediğimiz şey içsel deneyimimizden ibarettir her birimiz için. Sosyallik denen şey ise özünde diğer yalnızlarla bir araya gelip, yalnızlıklarına tanık olarak yalnızlığımızla barışma sürecimizin güvenli ortamının adıdır. Güvenliktir yani sosyallik, yalnızlığı yok eden şey değil. Yaşamın bizden aşkın olan kısmıdır. Bir nevi aynadır. Ama başkalarının varlığımıza tanık olduğu bir semirme aynası değil, onların yalnızlıklarına da tanık olarak yalnızlığımızla barıştığımız bir aynadır. Sosyalliğe böyle bakmayı öğrenmediğiniz sürece sosyallik putlaşır, içtikçse susadığınız tuzlu bir suya döner ve sosyallik uzun vadede sadece yalnızlığınızı perçinler. Bundan ötesinde de yalnızlık dediğim gibi, insanın hamurudur zaten.
Gel gelelim yalnızlık her ne kadar hepimiz için mutlak bir gerçek olsa da, yalnızlığıyla barışık olmak bir erdemdir. Yalnızlık gibi bir kudreti kendine kondurmakta zorlanır yani insan. Garip şekilde fazlasıyla da zayıftır bu kadar kudretli bir şeyi taşımak için. Bu yalnızlık edebiyatlarında gördüğüm ortak illüzyon bundan türüyor zaten. Şöyle diyeyim daha açık olsun, sırf yalnızlık hissini örtmek için kendisini erdemliymiş gibi pazarlamaya çalışan çok insan görüyorum. Bunu da gidip kimseye ben dikte edemem. Yani bu insanlara bu konuda hiçbir zaman yorum da yapmadım çünkü ne beni ilgilendiriyor, ne de benim haddime bunu dikte etmek onlara. Ama görüyorum yani işte. Hatta gelip şu anda benim de bunu yaptığımı iddia edebilirsiniz, bunu veya aksini de kimseye ispatlamakla uğraşmam ben de. Bu yazıyı kişiye özel değil ortaya yazmam da bu yüzden. Bu soruyu bana, ona, buna değil, direkt kendisine sorarak itiraf etmeli herkes. Aradaki fark çok basit çünkü, yalnızlık çekiyor musunuz? Bu soruya verdiğiniz cevaptan anlarsınız yalnızlığınız bir erdem mi, yoksa zaruret mi olduğunu. "Arada öyle de, ya arada böyle de" falan, arada yalnız hissediyorsanız bile yalnızlık çekiyorsunuz demektir. Kendinizi kandırmayın. Konfor alanınıza duyuduğunuz narsistik sevgi yalnızlıkla barışık olmak değildir. Yalnızlığıyla barışık insan yalnızlıktan hiçbir zaman acı çekmez.
Acı kısmına gelelim; eğer yalnızlık çekiyorsanız da siz bir erdem sahibi olduğunuz için değil, yalnız kalmaya mahkum birisi olduğunuz için yalnızsınız demektir. "Cehalet erdemdir" gibi sikko temelsiz lafların türettiği insanların haliyle çok benzer bir şey bu da. Etrafıma bakınca bilge olduğu için mutsuz olan insanlar değil, sırf mutsuz olduğu için kendini bilge sanan dalyaraklar görüyorum çünkü. Birebir şey yalnızlık için de geçerli işte.
Hayır, etrafınızdakiler kötü de siz iyi olduğunuz için değil; hayır, tam kendinize göre birini bulamadığınız için değil; hayır, aslında siz çok güzel şeyler olsun istiyorsunuz da, o istediğiniz gibi güzel bir şey olsa yalnız olmamayı tercih edeceksiniz de, o güzel şeyi bulamadığınız için falan değil; siz dümdüz şekilde yalnız kalmayı hak ettiğiniz için yalnızsınız arkadaşlar. Siz hayatına insan sokamayacak kadar kötü insanlar olduğunuz için, yalnızlığınızla barışık olamadığınız için yalnızsınız.
Bu konunun gerçeği çok basittir; yalnız kalmayı istemeyen ve yalnız kalmayı hak etmeyen kimse yalnız kalmaz bu dünyada.
O yüzden de naçizane tavsiyem şudur; ya gerçek manada yalnızlığınızla barışın ve yalnızlık edebiyatlarını bırakın, ya da yalnızlık çekiyorsanız yalnızlığınızın en temel sebebinin kendiniz olduğunuzu kendinize itiraf edin ve kendinize bu bağlamda çekidüzen verin. Bu süreci nasıl yaşarsanız yaşayın en nihayetinde yalnızlığınızla barışacaksınız zaten, ama ona giden yolu kendi haritanıza göre arayıp çizin yani. Onu sizin için kimse çizemez.
Bundan öte de yalnızlığınızla barışıksınız diye kimsesiz kalmak zorundasınız, asla bir sosyal hayatınız olamaz diye bir şey yok tabi. Bilakis dediğim gibi yalnızlığınızla barışmadan yalnız olmama halini asla sağlıklı yürütemezsiniz. Ve hatta en başta bu sebeple yalnızlık çekiyorsunuz. Yalnızlığıyla barışık olamayacak kadar kendisiyle zaman geçiremeyen biriyle başkasının zaman geçirmesini bekliyorsunuz siz ve bu olmaz. Kendinizle zaman geçirmeyi aslında o kadar sevemiyorsunuz, yalnızlığınızla o kadar barışık değilsiniz ki, sizi sevip yalnızlığınızı unutturması için, sizin ilk elden tanık olup tatmin edemediğiniz varlığınıza birileri tanık olsun diye insan kiralamaya çalışıyorsunuz. Kendi hayatında figüran olamadan başkasının hayatında başrol olmaya çalışıyorsunuz yani. Siz elbette yalnız hissedersiniz, ve yalnız da kalırsınız.
Özetle yalnızlıkta bir sorun yok, ama yalnız hissediyorsanız kendi beğenmediğiniz malı başkasına satmayı bırakıp yalnızlığınızın ana sebebinin kendiniz olduğunuzu kendinize hatırlatarak başlayın bir şeyleri çözmeye.
Ha ben diyeyim, siz yine bildiğinizi yapın tabi.
Yapay zekaya hikayeler yazdırıp, sonra yazdırdığı hikayelere inanarak kendini kahraman ilan eden Z kuşağı demek istedin sanırım. Yıllık izin hesaplanırken haftasonları ve resmi tatiller katılmaz zaten embesil. Yasal olarak katılmaz yani. Şirketine dava bile açabilirsin katarsa.
You’re unable to view this Post because this account owner limits who can view their Posts. Learn more
Aslında Azeriler Karayev'in "Karabağ'ı Ermenilere verelim sulh olsun" sözüne Nerimanov'un "Vatan senin götün değil her önüne gelene veresin" cevabını da iyi bilirler ama niye böyle bir harita çizmişler ki? Nasıl yapacaklarmış şimdi onu? Dünyanın öbür tarafından mı dolaşacaklarmış? Hani o güzergahtan bizi ve Rusya'yı bypass edip biraz zor geçerler de çünkü. "Karadeniz senin götün değil ki ortadan ikiye yarasın" derler adama.
Azerbaycan, yenilenebilir enerjiyi Türkiye'yi bypass eden koridorla Avrupa'ya taşıyacak
▪️Azerbaycan, 22 milyar euroluk proje kapsamında yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen elektriği Avrupa'ya ihraç etmeyi planlıyor.
▪️Proje kapsamında Azerbaycan'dan başlayarak Gürcistan üzerinden Karadeniz'i deniz altı kablolarıyla geçen ve Romanya ile Macaristan'a ulaşan üç yüksek gerilim doğru akım iletim hattı inşa edilecek.
▪️Her biri 1,3 gigavat kapasiteye sahip olacak hatların toplam kapasitesinin 2040 yılına kadar 3,9 gigavata ulaşması hedefleniyor.
▪️İlk hattın 2032 yılında, ikinci hattın 2036'da, üçüncü hattın ise 2040'ta devreye alınması planlanıyor. Her hatta yaklaşık 1.120 kilometre uzunluğunda ve 2.200 metre derinliğe kadar uzanan deniz altı kabloları yer alacak.
▪️Yapılan fizibilite çalışmasına göre Avrupa Birliği'ne yıllık yenilenebilir elektrik ihracatının 2032'de 8 milyar kilovatsaat, 2040'ta ise 20 milyar kilovatsaate ulaşabileceği öngörülüyor.
Millet toplanmış, özellikle kadınlar toplanmış, "Beğenmediysen zıkkımın kökünü ye" yazmışlar altına ama kız arkadaşımın ailesiyle tanışmaya gitsem ve önüme şöyle bir yemek konsa muhtemelen zıkkımın kökünü yemeyi tercih ederdim. Ha bu fotoğrafı böyle çekip internette paylaşmazdım, yani o ucuzu hareketi yapmazdım, ama ilişkimi gözden geçirirdim kesinlikle sonrasında. Olayın ciddiyetini göz önüne alınca şu sofra savunulacak bir sofra değil yani amk siktirin gidin.
Ancak nasıl olabilir, millet patavatsız, çok spontan şekilde çatkapı gidip kadının düzenini bozmuşlardır anlarım, ama ondan öte geçin yani. Sunumun özensizliği falan da bir kenara bırakıyorum, patatesle pilav diye menü mü olur amk? Ne maddi imkansızlıkla, ne de samimiyet göstergesiyle falan açıklanacak bir sofra değil şu, dümdüz şekilde gelen misafire bir değer vermediğini, bir saygı beslemediğini göstermenin cisimleşmiş hali. Ben erkek halimle alelade bir arkadaşımı bile yemeğe çağırsam şundan daha çok özen gösteririm soframa.
Hani misafirperverlik falan vardı, hani çok övünürdünüz bununla millet olarak, hayırdır, noldu, hepiniz "beğenirsem ekime, beğenmezsen sikime" moduna mı geçtiniz görmeyeli amk? Belki kızını vereceğin adam gelmiş evine, bu mu ona verdiğin değer cidden? Bunu da savunup normalleştiriyor musunuz? Normaliniz buysa siz banko evde kalırsınız, haberiniz olsun. Buna eyvallah der gömülürüm diyen erkek neden bahsettiğini bile bilmiyordur, çünkü ona bunu yapanın yarın kendisine daha neler yapacağını düşünemiyordur.
Olacak şey var, olmayacak şey var yani, her şeyinizi olmayacak şeyler bareminde standart hale getirmeyin mal mal.
Dayanabilirseniz videoyu sonuna kadar izlesenize. Şükretmeyi çok unutuyoruz gerçekten. Nankörlük yapıyoruz çok sık ve kolay şekilde. Şu kadın gibi biri olabilirdiniz yani Allah korusun. Olabilirdim. Olabilirdik. Böyle olmamayı biz bile seçmedik, nasip edildi. Ne kadar şükretsek az.
gemini recep ivedik reklamının başlattığı gülünç sınıf kini
videodaki hanfendi gemini'a çok kırgın. kendisini "esas" yapay zeka kullanıcısı olarak tanımlıyor (esas derken eliyle kendisini gösteriyor hahahs).
kafasında recep ivedik izleyenlerin yapay zekadan bihaber olduğuna dair bir inanç geliştirmiş. işin üzücü yanı kendisi sosyoloji mezunu ve marka danışmanı. iki ünvan için de fecaat bir analiz.
daha önce küstüğü için chatgpt kullanmayı bırakmış (sebebini çok merak ediyorum). bu sefer gemini'a da küsmek üzere ama kendisini frenliyor. google'ın bu reklamla daha önce hiç yapay zeka kullanmayan recep ivedik izleyen teknoloji cahili köylüleri hedeflemesinin ticari olarak mantıklı olduğu çıkarımını yapıyor. recep ivedik izleyenleri taklit ederken kullandığı mimikler hem alakasız hem gülünç.
türkiye'de yapay ve bu örnekte olduğu gibi kendini üst sınıf insan zanneden zavallı bir çaba var.
beğenmediği köylü tebaadan kendini ekonomik olarak ayrıştıramadığı için "batı"dan gelen bir ürünü daha erken kullanmaya başlamak onları ayrıştırıyor zannediyorlar.
üstelik kendilerini öyle yanlış konumlandırıyorlar ki, 2026'nın dünyasında hala bir ürünü erken tüketme avantajına sahip oldukları yanılgısını taşıyorlar.
oysa teknolojik gelişmeler ve tam da yapay zekanın da yardımıyla anadolunun ücra bir köşesinde olmanız sizi internetten, dil bariyerinden ve yapay zeka kullanmaktan alıkoymuyor.
instagramdaki videosuna aşağıda görsel olarak eklediğim yorumu yapmıştım. (instagram.com/p/DfHU2HFIE3Q/)
benden başkasının göremeyeceği şekilde yorumumu kısıtlamış. oysa videonun sonunda "siz ne düşünüyorsunuz" diye yorum pası atmıştı. kendisine "keşke cesur olup yorumumu direkt silseydiniz" diye mesaj attım. şimdi de yorumum gizliye alınmış şekilde duruyor.
betül uslu hanım tıpkı ülkemin bir özeti olmuş adeta.
bir markaya küsüp kullanmayı bırakan marka danışmanı. takipçisinin yaptığı yorumdan etkileşim devşirmek yerine onu kısıtlayan bir sosyal medya uzmanı. nereden tutsan elinde kalıyor.
Kimseye muhtaç olmayan güçlü kadın olmak : her şeyi problem haline getirmeyi saklı bir hak olarak görüp, bunu yaptığında zarar görmeyeceğinin güvenini hissettiği anda da önemsiz, basit ve boktan mevzularda dalyaraklık yapabilmeyi kudret saymak.





















