FERHAT TUNÇ (@ferhatttunc) header
FERHAT TUNÇ (@ferhatttunc) profile picture

Sanatçı / Hunermend

Dersim
Joined December 2009
Photo by FERHAT TUNÇ (@ferhatttunc)Photo by FERHAT TUNÇ (@ferhatttunc)Photo by FERHAT TUNÇ (@ferhatttunc)Photo by FERHAT TUNÇ (@ferhatttunc)Photo by FERHAT TUNÇ (@ferhatttunc)Photo by FERHAT TUNÇ (@ferhatttunc)Photo by FERHAT TUNÇ (@ferhatttunc)Photo by FERHAT TUNÇ (@ferhatttunc)Photo by FERHAT TUNÇ (@ferhatttunc)Photo by FERHAT TUNÇ (@ferhatttunc)
“DOSTUM” Yayında! Tam on yıl oldu, uzak düştük birbirimize. On yıl… Dört duvar onu susturamadı. Yazmaya, üretmeye devam etti. Ben dâhil bir çok sanatçı, o duvarların ardındaki sözleri alıp ezgiye dönüştürdük. Biz zor zamanda dost olduk, Munzur şahidimizdir. Siyasetçi kimliğinin ötesinde; can yoldaşı, yürek yoldaşı olduk. On yıl geçti. Aklımız da vicdanımız da reddediyor. Eşinden, çocuklarından, bizden ayrı; dört duvar arasında yaşlanmasını kabullenemiyoruz. O on yıldır dört duvar arasında tutsak. Ben yedi yıldır sürgünde, döneceğim günün hayalini kuruyorum. Dört duvar arasında onun yazdıklarıyla umutlandık. Bazen hüzünle, bazen sevinçle karşıladık. Bu şarkı sevgili dostum Selahattin Demirtaşa sürgünden bir selamdır. Bu şarkı, onun şahsında ülkemin her karışında yüreği dostlukla çarpan herkese gelsin. Ferhat Tunç - DOSTUM youtu.be/y6mw0_Iv-yg?is=fHDZ…
59
141
10
1,367
96,046
10 yıl geride kaldı, kimilerimiz hapiste ve kimilerimiz sürgünde… Artık beklemek değil, adım atmak zamanı. Bugün hapiste 10. yılını geride bırakan arkadaşlarımız için bu satırlar. Çözüm süreciyle birlikte özgürlük çok daha fazla önem kazanmıştır. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ başta olmak üzere siyaseten uzun yıllardır tutuklu bulunan, birlikte çalışmaktan onur duyduğum arkadaşlarımızın zaman kaybedilmeden özgürlüklerine kavuşmaları önemlidir. İnanıyorum ki, başlatılan barış sürecinin ilerletilmesine en büyük pozitif katkıyı bu adım sunacaktır. Sürecin ruhu ve ahlakı bunu gerektirir. Barış, ancak güvenle büyür. Güven ise ancak özgürlükle başlar. Ferhat TUNÇ
1
27
1
231
3,028
10 yıl cezaevi, şimdi bir de hastalık kaygısı... Mecit Zapsu’nun eşiyle ilgili çaresizliğini okurken insanın içi acıyor. Tanı kesinleşmemiş olabilir ama ağrı gerçek, acı gerçek. İnsan sağlığı, cezaevi kapısında askıya alınamaz. Evin'in hastanede kapsamlı değerlendirmeye alınması için sesine ses veriyorum. Konuyla ilgili duyarsız kalınmasın. Geç kalınmasın.
Bugün, 10 yıldır cezaevinde olan eşim Evin Zapsu’yu Kayseri Bünyan Kadın Cezaevi’nde ziyaret ettim. On yıldır görüş saatlerine sığdırmaya çalıştığımız hayatımıza, şimdi bir de hastalığın kaygısı eklendi. Evin şiddetli ağrılar içinde; yanından ayrıldım ama acısına tanık olmanın çaresizliği hâlâ benimle. Evin ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşuyor. Yapılan tetkiklerin ardından kanser şüphesi nedeniyle biyopsi alındı. Sonucun üç hafta sonra çıkacağı söyleniyor. Henüz kesinleşmiş bir tanı yok; fakat bugün yaşadığı acı gerçek. Ağrıdan duramıyor. Biyopsi sonucunu beklemek, bir insanı ağrılarıyla baş başa bırakmanın gerekçesi olamaz. Evin’in derhâl hastanede kapsamlı değerlendirmeye alınmasını, ağrılarının giderilmesini ve ihtiyaç duyduğu tedavinin gecikmeden sağlanmasını istiyoruz. Bir insanın sağlığı, cezaevi kapısında askıya alınamaz. Milletvekillerini, insan hakları örgütlerini, hekimleri, gazetecileri ve vicdan sahibi herkesi Evin’in sesine ses katmaya çağırıyorum. Bu çağrıyı paylaşın; Evin’in acısı duvarların ardında duyulmadan kalmasın. #EvinZapsuyaAcilTedavi
1
21
135
4,998
Hiç tanımadığı bir kadına sokak ortasında tokat at, sonra pişkin pişkin "kolum çarptı" de. Bu pişkinlik, bu vicdansızlık akıl alır gibi değil. Tutuklanmış. İyi. Ama yetmez. Bir kadının sokakta yürürken ensesinde bu korku varken kim güvende? Bu şahıs yarın serbest kalırsa, o tokat hepimizin yüzünde patlamış demektir. Hak ettiği cezayı alana kadar takipçisi olmalıyız.
78
198
18
1,153
29,637
BİR UTANÇ GECESİNİN KROKİSİ Bazı fotoğraflar vardır; yalnızca bir anı dondurmaz, bir dönemin vicdanını da kayda geçirir. Fotoğrafa iyi bakın. Yüzlerde bir coşku, ellerde alkış, havaya kalkmış o tanıdık kollar... Bir grup insan, aynı anda, aynı heyecanla bir kötülüğün etrafında birleşiyor. İlk bakışta sıradan bir eğlence gecesinden kalma bir magazin fotoğrafı gibi görünüyor. Oysa bu kare, Türkiye'nin yakın tarihindeki en karanlık sanatçı linçlerinden birinin hafızaya kazınmış görüntülerinden biri. Tarih: 1999. Mekân: Magazin Gazetecileri Derneği'nin ödül töreni. Hedef: Ahmet Kaya. Ahmet Kaya, ödülünü aldıktan sonra yeni albümünde Kürtçe bir şarkıya yer vereceğini ve bu şarkıya klip çekeceğini açıklamıştı. Ardından salonda yükselen tepki, kısa sürede bir linç atmosferine dönüşüyor. Hakaretler, yuhalamalar, fırlatılan çatal ve bıçaklar... Bir sanatçı, yaptığı müziğin ve söylediği sözlerin bedelini kalabalığın önünde ödemeye zorlanıyordu. Sonra sahneye Serdar Ortaç çıkıyor. Onuncu Yıl Marşı'yla başlayan gösteri, giderek toplu bir gövde gösterisine dönüşüyor. O gece, marşların ve şarkıların Ahmet Kaya'ya yönelik protestonun bir parçası hâline getirildiğine ülke olarak tanık olduk. Ve o kalabalığın içinde Mahsun Kırmızıgül de vardı. Bugünlerde parlatılıp sosyal medyada sıkça karşımıza çıkıyor. Magazin dünyasında gündemde kalmayı, görünürlüğünü sürekli taze tutmayı iyi başarıyor. Ancak ne kadar yeni görüntü üretirse üretsin, ne kadar yeni projeyle gündeme gelirse gelsin, geçmişteki o görüntülerin utancını örtemez. Çünkü mesele yalnızca bir fotoğraf değildir. Mesele, bir sanatçı linç edilirken hangi tarafta durduğunuzdur. Bir insan, kimliği ve anadili üzerinden hedef hâline getirilirken sizin ne yaptığınızdır. Kalabalığın öfkesi karşısında susmanız mı, ona katılmanız mı, yoksa haksızlığa uğrayanın yanında durmanız mı? O gece birçok insan için bir sınavdı. Kimi bu sınavı kaybetti. Kimi yıllar sonra hatasını kabul etti, özür diledi, pişmanlığını dile getirdi. Serdar Ortaç da geçmişteki tavrına ilişkin pişmanlığını açıklayan isimlerden biri oldu. Peki Mahsun Kırmızıgül? Aradan bunca yıl geçmesine rağmen kamuoyunun önünde beklenen şey, geçmişteki tutumuyla açıkça yüzleşmesi. Bir özür, samimi bir pişmanlık, hiç değilse o gece yaşananların yanlışlığını açıkça kabul eden bir açıklama... Çünkü insan geçmişini değiştiremez ama geçmişiyle hesaplaşabilir. Bugün toplumsal hassasiyetlerden, kardeşlikten, barıştan, farklılıkların bir arada yaşamasından söz etmek elbette mümkün. Hatta değerlidir. Fakat bu sözlerin inandırıcılığı, geçmişte yaşanan haksızlıklarla kurulan ilişkiye de bağlıdır. Ahmet Kaya'nın maruz kaldığı muamele, bir magazin gecesinin tatsız hatırası olarak geçiştirilemez. O gece, bu ülkenin bir sanatçısına, kimliği ve dili üzerinden nasıl düşmanlık üretilebildiğinin ibretlik örneklerinden biridir. Mahsun Kırmızıgül'ün bugün geldiği nokta, yaptığı işler veya kazandığı başarılar bu tarihsel fotoğrafın anlamını değiştirmiyor. İnsan bazen söylediği şarkılarla, bazen yaptığı filmlerle, bazen de bir gecede tuttuğu alkışla hatırlanır. Mahsun Kırmızıgül için o gecenin fotoğrafı, ne yazık ki, hâlâ orada duruyor. Ve bazı utançlar vardır; üzerinden yıllar geçmesi onları hafifletmez. Yalnızca hafızada daha derin bir yere yerleştirir. O gece alkışlanan şeyin sesi çoktan kesildi. Ama o alkışın utancı hâlâ sürüyor. Ferhat TUNÇ
260
258
31
2,650
339,935
FERHAT TUNÇ retweeted
Replying to @ferhatttunc
@ferhatttunc yazdı: Bir Utanç Gecesinin Krosikisi Bazı fotoğraflar vardır; yalnızca bir anı dondurmaz, bir dönemin vicdanını da kayda geçirir. Fotoğrafa iyi bakın. Yüzlerde bir coşku, ellerde alkış, havaya kalkmış o tanıdık kollar… Bir grup insan, aynı anda, aynı heyecanla bir kötülüğün etrafında birleşiyor. İlk bakışta sıradan bir eğlence gecesinden kalma bir magazin fotoğrafı gibi görünüyor. Oysa bu kare, Türkiye’nin yakın tarihindeki en karanlık sanatçı linçlerinden birinin hafızaya kazınmış görüntülerinden biri. Tarih: 1999. Mekân: Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül töreni. Hedef: Ahmet Kaya. #FerhatTunç #AhmetKaya #MahsunKırmızıgül #ToplumsalHafıza #GeçmişleYüzleşme #Anadil #SanatçıyaSaygı munzurpress.com/konu/ferhat-…
3
13
1,414
Koma Amed’in kurucu üyelerinden, değerli arkadaşımız Birkan Çelik’in hayatını kaybettiğini üzüntüyle öğrendim. Kürt müziğinin o zorlu yıllarının yakın tanığıydım. Sevgili Birkan, o kadim kültürü yaşatmak için yola çıkan Koma Amed’in temel taşlarından biri oldu. Sevgili dostumuz nur içinde yatsın. Ailesine, sevenlerine, Koma Amed ailesine ve tüm müzik camiamıza başsağlığı ve sabır diliyorum. Anısı ve bıraktığı ezgiler hep yaşayacak.
13
45
3
639
22,110
"Heute ist mein Ruhetag!" Yıl 1993. Ahmet Kaya ve Zuhal Olcay ile birlikte iki ay sürecek bir Avrupa turnesine çıkmışız. Turneyi organize eden Kemal Karabulut, kendisi Berlin'de yaşadığı için üssümüzü orası yapmıştı. Berlin gecelerini Schöneberg'de bir Yunan tavernasında keşfetmiştik. Sahibi Costa ile kısa sürede ahbap olduk. Geceleri Yunan müzikleri eşliğinde halay çekiyor, bazen sabaha kadar masadan kalkmıyorduk. Yine öyle sabahladığımız gecelerden birinin sabahında tavernadan çıktık, kapıda Alman polisleri. Ahmet hemen gerildi. "Kimlik soracaklar" dedi alçak sesle. Ne onda ne bende kimlik vardı. Tam o sırada polislerden biri, şivesiz bir Türkçe ile patlattı kahkahayı: "Abi gitmek yok! Biz sizin için geldik." Ahmet'in omuzlarındaki gerginlik bir anda düştü. Meğer arkadan Costa polisi aramış; "Ahmet Kaya ve Ferhat Tunç burada" demiş, onlar da konseri ayağa getirmiş. Meğer hayran polislermiş. Oturduk. Costa'nın buzuki eşliğinde sabaha kadar şarkılar söyledik. Tavernadan çıkınca Ahmet'e "Gel taksiye binmeyelim, yürüyelim" dedim. Biraz yorgunluk, biraz da tekila ve uzonun tatlı sersemliğiyle yürümeye başladık. Berlin'in buz gibi ayazında kaybolduğumuzu biraz geç anladık. Sokakta adres soracak tek bir Allah'ın kulu yok. Uzakta bir kadınla bir erkeğin siluetini gördük. Ahmet dürttü: "Kaçırma, koş sor!" Koştum, yetiştim. Kaldığımız otelin adını söyleyip yolu tarif etmelerini istedim. Adam yüzüme çok ciddi baktı, sonra o unutulmaz cümleyi kurdu: "Tut mir leid, heute ist mein Ruhetag." Yani; "Üzgünüm, bugün benim dinlenme günüm." Bir an durdum. Ne dediğini idrak etmem birkaç saniye sürdü. Sonra koparttım kahkahayı. Ahmet merakla geldi: "Olm ne dedi, ne oldu?" "Ahmet" dedim, "Adam bugün izinliymiş! Bu yüzden yolu tarif edemeyecekmiş!" Ahmet bu absürt Alman disiplinine hem gülsün mü küfür mü etsin bilemedi, adamın arkasından söylenmeye başladı. Ben başımı hafif sola çevirdiğimde bir de ne göreyim? Aradığımız otel tam karşımızda duruyor. Meğer kaybolmamışız, varmışız da farkında değilmişiz. O geceyi sonraki bütün konserlerde anlattık. Her anlatışta kahkaha aynı kaldı. Ve o cümle dilden dile dolaştı: Heute ist mein Ruhetag! Not: Fotoğraf Zurih konserimizden
14
76
5
1,322
43,845
Bugün senin doğum günün. Sen yoksun ama sesin burada, hatıraların burada, kavgan burada. İyi ki doğdun dostum. İyi ki bu dünyaya sevgiyle dolu bir yürek bıraktın. Doğum günün kutlu olsun.
18
204
6
2,977
34,200
HAYDİ DERSİMSPOR! Görüntü bana bir şeyler yaz diyor. Doğrusu hüzünle karışık bir duygu içindeyim. Dersimspor'un bir dönemi vardı. Çok başarılı, hepimize heyecan uyandıran, umut veren bir dönemi. Tribünler dolardı, yüreğimiz dolardı. Birlikte o maçları izlediğimiz birçok dostumuz hayatta değil bugün. Sonra bir durgunluk oldu. Ama şimdi görüyorum ki, yeniden bir toparlanma var. Yeniden bir kıpırdanma, yeniden bir umut var. Ve Dersim'e yakışan da budur. Daha iddialı, daha gür, daha cesur bir çıkış! Bu çağrım sadece Dersimli iş insanlarına değil. Dersim'e gönlü olan, Dersim'e sevdalı herkese çağrımdır. Dahası Dersim'de yöneticilik yapanların da el atması gerekir. Bu takım sadece bir futbol takımı değil, Dersim'in onurudur, kimliğidir, rengidir, heyecanıdır. Kaçıncı grupta olduğunu bilmiyorum, açıkçası önemli de değil. Önemli olan ruhudur. Amed gibi, Van gibi, Batman gibi... Sesini daha gür çıkarmalısın. O tribünlerde Munzur gibi akmalısın. Gözlerimiz yolunu gözlüyor Dersimspor. Munzur'un çocukları seninle! Haydi Dersimspor! Ferhat Tunç
1
12
310
13,087
90'lı yılların ruhu... Bu akşamki konserimiz için Nürnberg'deyiz. Konserden önce paylaştığım bu video ile sizleri 90'ların ruhuna götürmek istedim. Bu cümleyi sık sık kuruyorum. Çünkü gerçekten başkaydı. Ferhat Tunç olarak kendimi hep bu insanların yüreğinde hissettim. O yürekten beslendim. Gittiğimiz her kentin bizi karşılayışının farklı bir duygusu, farklı bir hüznü ve coşkusu vardı. Ama Adıyaman, bu kentlerin hep en başında geldi. Orada sadece bir konsere gitmezdik. Bir buluşmaya, bir kucaklaşmaya giderdik. Daha önce Adıyaman konserlerimizden birini sizlerle paylaşmıştık. Şimdi ise arşivimi karıştırırken elime 90'lı yılların sonuna ait olduğunu düşündüğüm yeni bir kayıt geçti. Adıyaman'da bir spor salonunun içi... Bu kez yalnız değil, orkestrayla gitmişim. Yediden yetmişe, dededen toruna o salonu dolduran insanlar... Kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, yaşlısıyla aynı ezgide birleşen bir halk... İzlerken sadece bir konser izlemiyorsunuz. O yılların baskısına, yasaklarına, karanlığına karşı halkın ezgilerimizde nasıl bir nefes, nasıl bir direniş, nasıl bir umut bulduğunu görüyorsunuz. Bu konser kaydı da çok yakında YouTube arşivimizde olacak. O gün orada olanlar belki kendini bulacak, o günleri yaşamayanlar ise 90'lı yılların ruhunun ne demek olduğunu hissedecek. Adıyaman'a ve o gün o salonu dolduran her bir cana bir kez daha selam olsun. Ferhat Tunç
6
35
1
527
15,655
Kırklar'dan ilham alan Sur modeli, İstanbul için öneriye dönüşmüş. Bu model bir yerel yönetim modeli değil, bir barış modelidir. Bugün İstanbul'un en çok ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur: Çoğulcu, kapsayıcı bir Kırklar Meclisi ruhu. Çünkü barış ithal edilmez, bu toprakların kadim ortak yaşam kültüründen yeniden yeşertilir. Kırklar Meclisi işte o köktür. Sevgili dostum @BDPDemirbas'ın bu alanda çok büyük emeği oldu, selamlıyorum.
4
36
2,724
Hasan'ı sürgünde, İsviçre’de tanıdım. Sürgün, aynı dili konuşanları aynı masaya oturtur ya, bizimki de öyle oldu. Ablası Gülistanın evinde saatler süren sohbetimiz oldu. Bir çay demlenir, bir kılam başlar, dumanı tüten her cümlenin altında memleket tüterdi. Hasan hayatında büyük badireler atlatmış biriydi. Hasan’ın hikayesini İstanbul’da komşumuz, aile dostumuz olan ablası Elif’ten duymuş ve öyle tanımıştım. Konuşurken süslemeyen, abartmayan ama her cümlesi bir kitabın bir bölümünü dolduracak kadar ağır adamdı. Ne yaşamışsa yaşamış, ne atlatmışsa atlatmış, ama içindeki o çocuğu, o güleryüzü hiç öldürmemişti. İşte beni en çok o çarpmıştı. O kadar fırtınadan sonra hala böyle temiz kalabilmek... Hayat bazen çok acımasız. Bir gün bir haber düştü. Hasan kanser olmuş dediler. O badirelerin hepsini atlatmış, o fırtınaların hepsinden sağ çıkmış adam, İsviçre'de bir hastane odasında yatıyormuş. Gidip gördük onu. Beyaz çarşafların içinde, o kocaman hastane odasının ortasında küçülmemişti hiç. Bizi yine o bildiğimiz gülüşüyle karşıladı. Sanki hayat ona bir kez daha "hadi bakalım" demiş de, o yine aynı sabırla karşılamış gibiydi. "Buraya düşmek de varmış hayatta Ferhat" dedi. Sanki ayıp olmasın diye, sanki bizi üzmemek için... Kendi hastalığını unutup, kendi acısını bir kenara koyup moral vermeye çalışan oydu yine. Hal hatır sorduk. Hemşireler artık çıkmamız gerektiğini işaret ettiğinde, tam kapıdan çıkarken seslendi. "Ferhat," dedi, "o Lımın Welat'ı... O ağıdı mutlaka yeniden söylemelisin." Ölümün kıyısında bile aklında bir türkü vardı. Bir kitap dolusu hayat yaşamış adamın son isteği, bir türkünün unutulmamasıydı. Sonra ablası Gülistan'a döndü, sesinde hiç sızı yoktu: "Ferhat ve eşine kahve söyle lütfen." Bu kadardı işte Hasan. Hasta yatağında bile misafirini kahvesiz bırakmayan, misafirperverliği son nefesine kadar taşıyan adam. Aradan altı ay geçti. İyi haberler geliyordu. Atlattı, atlatıyor diyorduk. Çünkü o hep atlatan adamdı ya, bu badireyi de atlatır sanmıştık. Bugün Hasan’ın ablası Elif’in eşi sevgili dostum Mehmet Yüzer'i aradım. Sesi bir tuhaftı. "Hasan'ı kaybettik Ferhat" dedi. "Cenazeyi memlekete, Pazarcık’a götürmek için İsviçre'deyiz." Bir an sustum. O hastane odasındaki gülüşü geldi gözümün önüne. O kitaplara sığmayacak hayatı... İyi ki tanıdım seni Hasan. İyi ki o saatler süren sohbetlerimiz, o birlikte çalıp söylediğimiz kılamlar var. Seni hep o bütün badirelere inat koruduğun güleryüzünle hatırlayacağım. Çocuklarına, kardeşleri Elif'e, Gülistan'a, Fidan'a ve tüm ailesine sabır diliyorum. Uğurlar olsun Hasan... Devrin daim, yıldızlar yoldaşın olsun.
27
26
5
645
32,763
Alpay'ın ardından bugün Soner Olgun da aramızdan ayrılmış. İkisiyle de tanışıklığımız, sohbetimiz oldu, üzgünüm. Eserleriyle her zaman yaşayacaklar. Devirleri daim olsun. Ailelerine sabır, sevenlerine başsağlığı diliyorum.
10
31
4
814
14,294
Fotoğrafa iyi bakın. Muğla'da Yeniden Refah Partisi İl Başkanı, DEM Parti'nin basın açıklaması yaptığı yeri sirkeli suyla yıkıyor. Bu ne biliyor musunuz? Bu 1930'ların Almanyası'nda gördüğümüz zihniyetin aynısıdır. Bir halkı, bir partiyi, bir kimliği "mikrop" gibi görmek ve "temizlemek". DEM Parti anayasal, legal, milyonlarca oy almış bir partidir. O alanda açıklama yapmak en doğal hakkıdır. Sizin yaptığınız ise anayasal bir hakkın kullandığı alanı "kirlendi" diye yıkamaya kalkmaktır. Bu siyaset değil, düpedüz ırkçılıktır ve nefret suçudur.
Yeniden Refah Partisi, Muğla’da DEM Parti’nin açıklama yaptığı alanı sirkeli suyla yıkadı. İl başkanı Fatih Kocabıyık: “Teşkilatıma talimat verdim, burayı kırk gün sirkeli su ve Arap sabunuyla yıkayacağız. Temizlemek ancak bu şekilde mümkün olur.”
89
92
6
1,042
25,454
Bu fotoğraf Beyoğlu’nda bir barış eyleminde çekilmiş. Yine Barış için bir araya geldiğimiz bir gündü. Yerde mumlar, yan yana duran insanlar... Kalabalığın içinde gazeteci arkadaşımız Hakan Tosun yine hareket halinde. Fotoğrafın sağında, elinde kamerasıyla koşarken yakalanmış. O hep böyleydi, bir anı kaçırmamak için hep bir adım önde olurdu. Sevgili Hakan’ı Ekim 2025’te alçak bir saldırıda kaybettik. O günden beri yokluğu büyük bir boşluk. Onu her daim bu haliyle hatırlayacağız. Barış için yanan ışıkların arasında, elinde kamerasıyla. Emeği, dostluğu ve vicdanı unutulmayacak. Işıklar içinde uyu sevgili Hakan.
1
31
2
371
15,268
Hiç dinmeyecek büyük bir acının yıldönümü bugün! Ankara Garı önünde barış demek için toplanmış, yan yana düşen 103 canımızın üzerinden tam 11 yıl geçti. Patlayan bombalar barışı hedef aldı ama unutturamadı. O gün orada yitirdiğimiz her bir canı, barışın elçisi 103 yüreği derin bir saygı ve özlemle anıyorum. Unutmadık, unutturmayacağız. Anılarına bağlı kalacağımıza sözümüz olsun.
11
48
472
7,179
Atilla Taş'ın kızı Sezen'in, Mersin'de 14'üncü kattan düşerek yaşamını yitirdiği haberi çok sarsıcı. Çok genç bir can, çok ağır bir acı... Sezen'e rahmet, Atilla'ya ve ailesine sabır diliyorum.
101
201
10
4,606
265,770
Son günlerde sıklıkla karşılaştığım videolardan biri. Bu vesileyle bu videonun bir öyküsü olduğunu hatırlatayım dedim. Ankara'dan dönmüştüm o akşam. Evde misafirler vardı. Uzun bir yoldan gelmenin yorgunluğuyla misafirlerimizi uğurlayıp, eşim ve kızımla uykuya çekilmiştik. Sabaha doğru şiddetli bir kapı gürültüsüyle uyandım. Kapıda jandarmalardı. "Bizimle geleceksiniz" dediler. O zamanlar Esenyurt kaymakamlığa bağlıydı, güvenlikten jandarma sorumluydu. "Giyinmeme izin verin" dedim. Şaşırtıcı bir nezaketle, güler yüzle beklediler. Giyindim, eşimle, kızıma sarılıp vedalaştım ve dışarı çıktım. Dışarıda komşumuz, Samsun Havzalı Seyfettin Abi dikilmiş, jandarmanın önünü kesmişti. "Gardaşım nedir bu? Evinden adam kaçırır gibi adam mı alınır? Ferhat Bey bu ülkenin sanatçısıdır, ayıptır yahu!" diye bağırıyordu. Komutan, "Beyefendi biz emir kuluyuz, Ferhat Bey'i Beşiktaş DGM'ye götürüyoruz" dedi. Beni bir araca bindirdiler. Sağımda, solumda, arkamda jandarmalar. Araç İstanbul'a doğru yol alırken sağımda oturan genç jandarma telefonunu çıkardı, birini aradı. "Abi biliyor musun kimi götürüyoruz? Ferhat Tunç'u evinden aldık, şimdi DGM'ye götürüyoruz" dediğini duydum. Bir anda yüzü kıpkırmızı oldu ve telefonu kapattı. "Nerelisin?" dedim. "Abi Vanlıyım" dedi. "Kiminle konuşuyordun?" dedim. "Abimle... Sizin çok fanatiğiniz" dedi. "Ne dedi sana?" dedim. Bir süre sustu, sonra başını öne eğdi: "İyi halt etmişsiniz deyip telefonu yüzüme kapattı" dedi. Gülümsedim. O an anladım ki, beni götüren araçta bile yalnız değilim. İşte bu görüntü, o gecenin sabahına ait, NTV'nin arşivinden.
60
185
8
3,255
157,621
Kanada'dan The Robk Reacts Show, "Özlemin Dili Olsaydı" adlı eserime çok kıymetli bir reaction videosu çekmiş. Uzun videonun son iki dakikalık bölümünü sizlerle de paylaşmak istedim. Videoda Rob’un kemanın sesinden, söz ve yorumun duygusundan bu kadar etkilenmesi beni çok mutlu etti. Emeği ve güzel yüreği için kendisine buradan çok teşekkür ediyorum. Müziğimizin sınırları ve dilleri aşıp Kanada'ya kadar ulaşıp bir kalbe dokunması benim için en büyük ödül. Var olsun.
28
54
3
1,012
32,970
1983 yılına ait bu titrek görüntü, benim doğup büyüdüğüm köye ait. Havik / Pax’a bağlı Tulik mezrasına. Gece vakti, bir duvarın dibinde, kameranın flaşıyla aydınlanmış 40-50 kişi. Çoluk çocuk, dede, nine, köyün büyükleri, hala, gelinler ve torunlar... Hepsi bir avluya sığışmış. Görüntüde dedem var, nenem var, Ap Emirali var. Amcalarım ve eşleri var. Beyaz leçekli analar, bıyıklı, şapkalı babalar, dizlerinin üstüne çökmüş, kocaman gözleriyle kameraya bakan çocuklar... O duvara yaslanan yaşlılarımızın çoğu bugün hayatta değil. O gecenin sohbeti, o muhabbeti onlarla birlikte gitti. O kocaman gözleriyle kameraya bakan kuzenlerim ise bugün o duvarın dibinde değil. Avrupa’nın farklı ülkelerine dağılmışlar. Çoğunlukla Almanya’da, kimi Fransa’da. Şimdi hepsi çoluk çocuk sahibi, torun sahibi insanlar. O yıllar köylerimizde hayat canlıydı. Elektrik belki yeni gelmişti, yol yoktu, su uzaktı. Yokluk vardı, yoksulluk vardı. Ama bir şey daha vardı ki şimdi çok az bulunuyor. Bir evde yemek pişse kokusu üç eve giderdi. Bir düğün olsa bütün mezra oynardı. Bir cenaze olsa bütün köy ağlardı. Bu videodaki gibi, gece olunca herkes bir kapının önüne toplanırdı. Kimsenin yüzünde bugünkü yorgunluk yoktu. Yoksulluğa rağmen insanların yüzü gülüyordu. Şimdi o duvar duruyor mu bilmiyorum. O demir parmaklıklı pencere duruyor mu bilmiyorum. Bildiğim tek şey, o yıllardan geriye bu bir dakikalık, sararmış kaset hep duracak. Ferhat TUNÇ
14
35
1
796
45,344