Hafta sonu bu videoyu 3 kere başa sarıp sarıp tekrar izledim.
Cate Blanchett, Tokyo’da ödül alıyor. Dünyanın en iyi aktrislerinden biri, kürsüye çıkıyor ve ilk söylediği şey şu: Söyleyemediğimiz o kadar çok şey var ki.
Cate, konuşmaya kelimelere güvenmediğini söyleyerek başladı ve anında bütün salonu avucunun içine aldı.
Ama beni asıl yakalayan şey sessizliği kullanmasıydı daha doğrusu bedeninin sessizliğini.
Dört dakika boyunca doğru dürüst elini bile kaldırmadı. Omuz oynatmadı, kafa sallamadı. Eller masanın altında, gövdesi ağaç gibi.
Yıllardır insanlara; heyecanınızı sesinize verin ellerinize vermeyin diyorum. Bunu bu kadar temiz yapan birini çok az gördüm.
Cate, konuşmanın neredeyse tamamını kağıttan okudu. Başı eğik, gözleri metinde. Ama arada başını kaldırdı, pembe gözlüğünün üstünden salona bakıp bir cümle söyledi.
Konuşmasından aklımda kalan cümleleri yazdım. Hepsi başını kaldırdığı anlar. İnsan kağıttan ne zaman koparsa, dinleyici o cümleleri yanında götürür.
Sonra asıl bomba geldi. Ödül kürsüsünde, herkesin başarının sırlarını anlattığı yerde dedi ki: Şüphe çoğu zaman özgüven eksikliği sanılır. Oysa şüphe benim başlangıç noktam. Hala her işe bunu yapmalı mıyım diye sorarak başlıyormuş.
Sokrates’ten beri bilinen bir şey var. İnsan, tereddüdünü saklamayana güvenir çünkü tereddüt taklit edilemez.
Cate, bu kuralı anlatmakla yetinmedi, kendi üzerinde de gösterdi.
Gelelim kapanışa. Konuşması “kelimeler insanı suskun bırakır” diye açılmıştı. “Bu ödül beni suskun bıraktı” diye kapandı. Homeros’un bile kullandığı çok eski bir teknik. Başladığın yere geri dön, dinleyici hikayenin bittiğini zerrelerinde hissetsin.
İyi bir konuşmada en zor iş fazlalıkları çıkarmaktır. Uzun zamandır bu kadar temiz bir konuşma dinlememiştim.
Retoriği kanlı, canlı görmek istiyorsanız bu konuşmayı çok dikkatli izleyin.
Oğuz Benlioğlu retweeted
"İlişkinin bittiğini yüz ifadesinden anlayabilirsiniz…" Oğuz Benlioğlu (@oguzbenlioglu) anlatıyor.
🔗: kronikkitap.com/kitap/mikro-…
Oğuz Benlioğlu retweeted
📕YENİ KİTAP // Bir bakış, bir dudak hareketi, saniyenin küçük bir bölümü… Yüzümüz, biz fark etmeden pek çok şey söyler. Mikro ifadeleri, beden dilini ve yalan sinyallerini okumayı öğrenmek ister misiniz? @oguzbenlioglu'ndan...
🔗: kronikkitap.com/kitap/mikro-…
Oğuz Benlioğlu retweeted
📕YENİ KİTAP // Mikro İfadeler - Yüzümüz, biz farkında olmadan çok şey anlatır. Mikro ifadelerden beden diline, yalan sinyallerinden duyguların izlerine uzanan bu rehber, insanları daha iyi anlamayı öğretiyor. @oguzbenlioglu'ndan...
🔗: kronikkitap.com/kitap/mikro-…
Sahneyi çıkınca inmek bilmeyenler vardır ya Trump’ta dünya kupası ödül töreninde öyleydi. Görevliler Trump’ı indirmeye çalıştıkça alanı bırakmak istemedi. Hep ben konuşulayım, hep beni izlesinler hep ben hep ben diyor. 80’lerine merdiven dayamış adam hala çocukluğunda alamadığı ilgi açlığını doyurmaya çalışıyor.
Önemli not: Sahnenin tehlikeli bir büyüsü vardır çıkarken korkarsınız bir alıştın mı mikrofonu bırakmak istemezsiniz. Sakın bu tuzağa düşmeyin. Tam kıvamında bırakmayı bilirseniz insanlar bir sonraki konuşmanızı dinlemeye daha istekli olurlar.
Oğuz Benlioğlu retweeted
"Düşünsenize artık kime gerçekten güvenip kimden uzak durmanız gerektiğini bileceksiniz. Her şeyi kontrolünüze alabilecek, insanlar gözlerinizin içine baka baka yalan söylediğinde 'Sen bunu külahıma anlat!' diyebileceksiniz" @oguzbenlioglu'nun kaleminden.
kronikkitap.com/kitap/yalan-…
Oğuz Benlioğlu retweeted
Duygularını Ustalıkla Yönet, Oğuz Benlioğlu’nun (@oguzbenlioglu) yılların birikimiyle geliştirdiği teknikleri sunuyor. Negatif duyguları dönüştürmek, zihinsel netlik kazanmak ve duygusal özgürlüğe ulaşmak isteyenler için vazgeçilmez.
🔗: kronikkitap.com/kitap/duygul…
Aslında mesele Dünya Kupasından elenmemiz değil farkındasınız değil mi?
İşin arkasında çok derin bir kopuş var. Elenmemiz bir sonuç. Gerginliğimiz, huzursuzluğumuz, neşemizi kaybetmemiz hepsi birer sonuç.
Takım yenilebilir fark da yiyebilir. Spor bu normal yani. Normal olmayan şey ne biliyor musunuz? Türk halkının özündeki merhametli, şefkatli ve misafirperver ruhun yerini kibrin, öfkenin, antipatinin alması.
Neden bu noktaya geldik?
Sürekli herkesi küçümseyen, her şeyin en iyisini bizim bildiğimizi iddia eden ama altını somut başarıyla dolduramayan bir dilimiz var.
Sporun, sanatın, dinin, medyanın kısacası hayatın her alanının siyasi bir malzeme haline gelmesi var.
Eyleme dökülmeyen, sürekli "biz şöyleyiz, böyleyiz" temalı güç gösterilerimiz var. Günün sonunda elde var sıfır.
Duruma göre değişen tutarsızlığımız var. Bir yabancı demiş ki; “Türkiye’de Ramazanda herkes imam, konserde herkes şarkıcı, camide herkes hoca, tatilde herkes seküler…” Kimsenin kendi olamadığı, derinlikten uzak yapaylığımız var. Rol çatışması yaşıyoruz.
Türk insanı aslında birleştiricidir, sıcaktır. Ama herkese bulaşan hamaset, kibir ve samimiyetsizlik dili dışarıda da Türkiye’ye karşı ciddi bir nefret doğuruyor.
Yani Dünya Kupasından elenmemiz tek başına teknik direktörün ya da futbolcuların suçu değil. Halimizin tabelaya yansıyan faturası. 90 milyon 20-30 kişinin üzerinde zıplayıp kendini rahatlatıyor.
Ha bir ders çıkaracak mıyız? Biz nerede yanlış yapıyoruz diyecek miyiz? Keşke öyle olsa ama hiç sanmıyorum. Bu yazıya bile bir sürü “garip” yorum gelecek, gelsin belki daha çok kişinin önüne düşer.
“Hepimiz hatalıyız ve ancak birlikte düzeltebiliriz.” demedikçe düzelmeyecek millet benden söylemesi. Umarım ileride yanıldın, bilemedin dersiniz. Çok ama çok mutlu olurum.
Portekizliler için futbol renkli bir karnaval, eğlenceli şov gibi. Bu yüzden de her futbolcunun yüzünde neşe var.
Bizim içinse futbol, oyun olmaktan çoktan çıkmış sanki vatan savunması gibi. Bu yüzden de bizdeki futbolcuların yüzlerinde mağrur ve ciddi bir ifade var.
Portekizliler eğlenerek fethetmek istiyor bizimkilerse fethederken eğlenebiliyor. Tabii bu durum futbolcuların oyun stiline ve izleyenlerin duygularına da yansıyor.
Dünya kupası keyif alınacak bir karnaval mı yoksa vatan savunması mı?
Dünya edebiyatının büyük adamlarından biri, boş vakitlerinde ne yapıyormuş biliyor musunuz? Taş topluyormuş. Evet bildiğimiz dere tepe gezip taş biriktiriyormuş. Hobi olarak mı? Hayır, hayatta kalma hamlesi. Alman yazar Goethe, kendi sesini duyabilmek için sessizliğin zorunluluk olduğunu keşfedip dış dünyanın gürültüsünden kaçmış…
Eğer hayatın tadını gerçekten almak istiyorsak, zamanın üzerine bir cerrah titizliğiyle yaklaşmalıyız. Medya ve bitmek bilmeyen bildirimler sadece vaktimizi çalsa iyi, yaşama sevincimizi de çalıyor.
Bu kuşatmayı kırmanın bir yolu var. Gün içinde hiçbir amaca hizmet etmeyen sadece kendimize ait boşluklar inşa etmek.
Bazı dükkanlara mıknatıs gibi çekilirsin.
Sebepsiz, farkında olmadan ama güçlü bir çekimle.
Benimki de öyle oldu. Dar sokakdan geçerken kafamı çevirmemle karşı kaldırıma geçmem bir oldu.
“Palavra de Viajante” yazıyordu camda. Girdim içeri.
Dünyayı küçük bir odaya sığdırmışlar ama nasıl ferah, nasıl buram buram bilgi kokan bir oda.
Bir kitapçı açsam böyle olurdu dedim içimden. Raflar alfabetik sırayla ülke ülke bölünmüş.
Hem ülkeleri anlatıyor, hem daha önce hiç görmediğim formatta ülkenin turistik rehberleri var hem de o ülkenin en ünlü birkaç yazarının eserleri.
Bizden Orhan Pamuk, Livaneli ve İstanbul Kedilerini anlatan yabancı bir kitap yerini almış duruyor.
Kasaya yaklaştım.
Dükkanın tam ismini nasıl çeviririz diye sordum. “Gezgin Kelimeler” dedi.
Ülke ülke aşan, her coğrafyanın kendi büyüsünü içinde taşıyan kelimeleri topluyorum bu dükkanda.
Gidilmemiş ülkelerden, tadılmamış yemeklerden, dinlenmemiş müziklerden, belki de hiç görülmeyecek sanat eserlerinden bahsediyor kelimeler. Biraz motive etmek, biraz teselli etmek, biraz kıskandırmak, biraz belki özlem gidermek için dedi kadın.
Palavra türkçede biraz yalanı andıran bir kelime ama dedim, güldü.
Her kelime içinde biraz yalan taşır, anlatanın niyetine, dinleyenin duymak isteyip kabullendiğine göre şekil alır, öyle değil mi dedi.
Dünyaları gezmeye kitaplar yeter mi?
Bizi oradan oraya gezdirirken kitaplardaki o büyülü ve süslü kelimelere koşulsuz inanmalı mı?
Macron, Meloni’ye tipik bir Alpha Clinch (Alfa Kenetlenmesi) uyguluyor. Kollarıyla alanı daraltarak Meloni’yi kendi etki alanına çekiyor.
Beden dilinde bu hareket; muhatabını fiziksel olarak sahiplenme ve kontrol bende mesajı verme girişimidir. Napolyon döneminden kalma bir üstünlük kurma geleneğinin modern versiyonu gibi düşünebilirsiniz.
Meloni’nin beden dili, kucaklaşmayı kabul ediyor gibi görünse de omuzlarındaki gerginlik ve kollarındaki mesafe egemen destek dediğimiz durumu yansıtıyor. Yani dokunuyorum ama seninle ortak noktada değilim.
Meloni’nin bu tepkisi direnç duruşudur.
Normalde sarılma oksitosin salgılatır ama bu videoda her iki liderin sözsüz iletişimi kortizol (stres hormonu) sinyalleri veriyor. Karşılıklı statüyü savunma mekanizmaları devrede.
Özetle Macron ve Meloni’nin kucaklaşması birbirlerini dizginleme adımları. Macron dokunan, Meloni ise dokunulmaz taraf olmaya çalışıyor.
Oğuz Benlioğlu retweeted
BURSA | Yazarlarımızdan Oğuz Benlioğlu’nun (@oguzbenlioglu), 11 Nisan Cumartesi günü Bursa TÜYAP Kitap Fuarı'nda okurlarıyla buluşuyor, kitaplarını imzalıyor.
🔗: kronikkitap.com/kitap/duygul…
Oğuz Benlioğlu retweeted
"Düşünsenize artık kime gerçekten güvenip kimden uzak durmanız gerektiğini bileceksiniz. Her şeyi kontrolünüze alabilecek, insanlar gözlerinizin içine baka baka yalan söylediğinde 'Sen bunu külahıma anlat!' diyebileceksiniz" @oguzbenlioglu'nun kaleminden.
kronikkitap.com/kitap/yalan-…
Bu ağlama gerçek mi sahte mi?
Türkiye, Dünya kupasına katılınca spor yorumcusu Uğur Karakullukçu ekranda ağladı.
Gerçek ağlamada kaşların iç köşeleri yukarı ve birbirine doğru kalkar. Bu tepki kontrol edilmesi en zor kaslardan olan “frontalis pars medialis” tarafından yapılır.
Sahte ağlamada kişi ağzını büzer, gözlerini kısar ama kaşlar sabit kalır veya aşağı iner.
Gerçekten ağlayan birinin göz kapakları gevşer, göz altları hafifçe kabarır. Gözler küçülür ama bu kasılma doğaldır.
Sahte ağlamada kişi gözyaşı gelsin diye gözlerini çok sert kapatır veya sürekli kırpıştırır.
Gerçek ağlamada yüzdeki tüm kaslar (ağız köşelerinin aşağı inmesi, kaşların kalkması) uyum içindedir.
Sahte ağlamada duygu aniden başlar ve “kestik” denmiş gibi tak diye biter. Mimiklerde uyum yoktur.
Şimdi bu bilgiler ışığında cevabı siz verin. Uğur Karakullukçu’nun ağlaması gerçek mi sahte mi?














